Berlin’de Herkese Yer Var! – Berlin Gezi Rehberi

Berlin Gezi Rehberi

Berlin’den döndüğümüzden beri, ‘Berlin’i yazmaya hangimiz başlayacak’ diye evde birbirimizin gözünün içine bakıyoruz. Çünkü Berlin’i yazarken bahsedecek o kadar şey var ki. Sokaklarından kafelerine, müzelerinden son yıllarda yaşadığı inanılmaz dönüşüme kadar her şeyinden bahsetmek istiyoruz. Berlin’i yazmak büyük prodüksiyon yani anlayacağınız(!)

Berlin’i gezmek çoktandır aklımızdaydı fakat bir haftasonuna sığmayacağını düşünerek doğru zamanı bekledik ve Ocak ayında İzmir’den gelen iki arkadaşımızı da kaptığımız gibi soluğu Berlin’de aldık. Berlin’de geçirdiğiniz 5 günü birkaç  kelimeyle özetleyin deseniz, içtenlikle ‘Kaba etimiz(biiiippppp) dondu ama çok güzeldi(bir yerlerimizin donması değil tabiki Berlin güzeldi) diyebiliriz. Giydiğimiz termal içliklere rağmen çok üşüdük ama bir yandan da, Berlin’de olmaktan aşırı keyif aldık.

Berlin diğer Avrupa şehirleri gibi binalarına hayran kalacağınız, ‘vay be adamlar yapmış’ diyeceğiniz bir şehir değil, tam aksine savaşlarda güzen binalarını kaybetmiş ve kendini toparlamaya çalışan bir şehir. Ama bütün bu görece ‘çirkinliğini’ unutturan, kendine özgü bir ruhu var. Ve bizim için, ruhu olan şehirler, tipi güzel olan şehirlerden hep daha önce geliyor.

Çoğu Avrupa şehrinde ‘başka’ kültürlerin belli gettoları vardır ve oraya sığmak durumundadırlar. Mesela Brüksel’in merkezi farklı, 3 istasyon sonrası farklıdır. Berlin’de ise ‘başka’ kültürler komple içiçe geçmiş ve herkes ‘alternatif’ kültürünü istediği gibi yaşatmaya devam ediyor. Anlayacağınız Berlin’de özgürlük var, biz de bu özgür olmak durumunu pek sevdik.

O zaman karşınızda pek bir ‘özgür’ Berlin gezi yazımız!

Ne zaman gidilir ve Pahalı mı?

Bildiğiniz üzere Almanya’da kış 10 ay sürüyor. Kalan 2 ay da sıcak ve genelde hafif yağmurlu geçiyor. Tamam biraz mübalağa yapıyor olabiliriz ama Berlin’e yaz zamanı gidiyorsanız yanınıza her şeye rağmen bir yağmurluk almayı, kış aylarında gidiyorsanız da gerçekten hazırlı gitmeyi unutmayın. Özellikle Aralık-Şubat ayları gidiyorsanız, termal içlik hayatınızı kurtacaktır. Soğuk, gezme kalitenizi düşürecek diye bir şart yok ve içinize bir içlik, kalın bir çorap ve güzel bir eldivenle bu sorunu çözebilirsiniz.

Berlin’i bu kadar sevme sebeplerimizden bir diğeri de, öküz gibi (afedersiniz) turist çekmesine rağmen, hala pahalanmamış olması oldu. Pahalanmamış derken şöyle düzeltelim; tabii ki de şehirde çok pahalı ve ‘tourist trap’ restoranlar da var ama ucuz alternatifler sürekli önünüze çıktığı için, pahalı mekanlara hiç yönelmiyorsunuz ve 3 Euro’ya dahi karnınızı güzelce doyurabiliyorsunuz. Aynı şekilde kahveciler, barlar ve müze fiyatları da gayet uygun. Biz bu yazıyı yazar-iken Euro 4 lirayı bulmak üzere olduğu için, fiyatı euro olan hiçbir şeye ‘ucuz’ diyesimiz. 🙂

Yok ama kısacası Berlin diğer Avrupa şehirlerine göre hala ucuz diyebiliriz. Bir nevi züğürt tesellisi yani(!)

Ne o mevzu mu var!
Konaklama ve Şehiriçi Ulaşım

Eğer Tegel Havalimanı’na inecekseniz buradan şehir merkezine ‘TXL Bus’ ile yarım saatte ulaşabilirsiniz. Fiyatı da tek yön 3 Euro civarı.

Bizim gibi başka bir Avrupa şehrinden trenle gelecekseniz işiniz daha kolay. Tren sizi merkez istasyonda indiriyor ve aynı istasyondan gideceğiniz yere metroya binebiliyorsunuz.

Berlin’in çok gelişmiş bir metro sistemi var. Bir turist olarak gezmeyi planladığınız her yere çok çok büyük ihtimalle metro gidiyor olacak. O yüzden zorunda kalmadıkça taksi kullanmanıza gerek yok. Metro biletleri de tek yön 2.70 Euro ve günlük 7 Euro. Eğer günlük ‘group ticket’ almak isterseniz grubunuz kaç kişi olursa olsun 20 Euro veriyorsunuz ve 5 kişiye kadar kullanabiliyorsunuz. Yalnız grup bileti alırsanız, grubun elinde tek bir bilet oluyor, o yüzden oba başını bırakmak yok. 🙂 Bize sorarsanız günlük bilet alın gitsin, Berlin’de gezilecek o kadar yer var ki, her yere yürüyerek yetişemiyorsunuz ve zırt pırt metro kullanmanız gerebiliyor.

Berlin metrosu bize biraz karışık geldi, esas sınav demek ki metroyu kullanmaya başlayınca kaybolmamakmış diye düşündük. Ya da biz şuursuzduk bindik sürekli karıştırıp durduk. 🙂

Konaklama kısmına gelince, biz Kreuzberg bölgesindeki ‘City Hotel Gotland’da kaldık. Önerir miyiz? Hayır. Sizi de yakmak istemeyiz bu yüzden linkini vermiyoruz. Sanırım Berlin’e tekrar gitsek, konaklama için Mitte bölgesini seçerdik. Bu bölgede hem daha uygun oteller var hem de metroya yakın bir otel seçerseniz her yere kolayca ulaşabilirsiniz.

O halde lafı uzatmadan ‘Berlin’de Gezilecek Yerler’e geçebiliriz!

Kreuzberg Merkez
Kreuzberg

Kreuzberg’in delicesine dönüşümü ile ilgili hakikaten ne desek az. Daha birkaç yıl önce Almanya’nın en büyük Türk gettolarından biri olan ve sürekli ‘Kreuzberg’te köpekler bile türkçe havlıyormuş ehe ehe’ esprileri yapılan Kreuzberg, çok tuhaf bir dönüşüm geçirmiş. Hem Berlin’in en ‘hipster’ bölgesi olmuş hem de bunu bünyesindeki Türk dayılarla, berberlerle, ağdacılarla falan harmanlamış. Ortaya gayet eğlenceli bir bölge çıkmış. Mesela bir anda karşınıza çıkan bir 3.dalga kahvecinin önünde bakıyorsunuz türk dayılar tavla atıyor, ya da ne bilelim, hamburger yemeyi kafanıza koymuşken bir bakıyorsunuz ki çiğ köftecidesiniz. Oldu da biliyoruz. 🙂

Biz Kreuzberg’in bu çok çeşitli-çok kültürlü halini çok sevdik. Hatta bir gündüzümüzü bütün sokaklarını gezip, tabelaların fotoğrafını çekerek geçirdik.

Ayrıca Berlin’de son yıllarda popüler olan ‘kanepeli pub’lardan Kreuzberg’e de bol miktarda açılmış ve akşam saatlerinde gelirseniz bu bölgede sıkılmanıza imkan yok. Kreuzberg çok geniş alana yayılmış bir bölge olduğu için, yürüyerek gezmek isteyenler ‘Kottbuser Tor’ U Bahn durağında inip gezmeye ‘Kreuzberg Merkez’’den başlayabilir.

Çeyizci-Gaybar-Cami ve Koktely Bar dörtlüsünü bir arada görünce zaten ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. 🙂

Kreuzberg bölgesinde denediğimiz kahvecilere, hamburgercilere ve barlara rehberin sonundaki yeme içme kısmında ayrıca değineceğiz. 🙂

Mitte

Mitte, Berlin’de Müzeler Adası ve önemli galerilerin bulunduğu ve Berlin’in kalanına göre bir tık daha elit olan bölgesi. Burada Berlin’in o salaş hali kayboluyor ve ‘şık restoranlar’ kısmına geçiyorsunuz. Alışveriş yapmak istiyorsanız da Mitte’ye gelebilirsiniz.

Açıkçası Mitte bize çok hitap etmedi. “Die Mitte” Almanca’da ‘orta’ demek. Hakikaten de burası Berlin’in tam ortası ve bize kalırsa ‘Berlin Kimliği’ olmayan bir bölge.

Neukölln

Neukölln de önceden Berlin’in tehlikeli ve problemli bir bölgesiyken, şimdilerde ‘hipster’laşan bölgesi. Zamanında burası Berlin’in en fakir bölgesiymiş ve 1996 yılında bu bölgedeki bir okul Almanya’nın en kötü okulu seçilmiş(!) Kreuzberg’in kardeşi gibi düşünebilirsiniz ama henüz dönüşümünü tamamladığı söylenemez.

Ana caddesi ‘Karl Marx Strasse’de yürürken bir anda camdan birisi kafanıza tükürebiliyor ya da sokağa işeyenleri görebiliyorsunuz ama bir yandan da tam gaz üçüncü dalga kahveciler ve barlar açılmaya devam ediyor. Şu an ‘hipsterlaşma’ sürecinde çok ara bir süreçte olduğu için yakın zamanda giderseniz böyle değişik manzaralarla karşılaşabilirsiniz. Bir de Kadıköyseverler için bir haberimiz var. Nisan ayı gibi Neukölln’e ‘Arkaoda’ açılıyor!

Bundestag-Parlamento Binası
Prenzlauer Berg

Size önerebileceğimiz bir diğer ‘üçüncü dalga kahveci’ ve ‘yeni açılan bar’ bolluğu yaşayan Berlin bölgesi de burası. Ana caddesinin adı ‘Prenzlauer Allee’ ve sağlı sollu güzel kahveciler, butikler ve barlar bulabilirsiniz. Berlin’in doğusunda olduğu için diğer merkez bölgelere biraz uzak. O yüzden (şahsi fikrimiz) bu bölgesi sona bırakıp, son gün zamanınız olursa gezebilirsiniz.

Brandenburger Tor

Brandenburger Tor yani Branderburger Kapısı, 18.yy sonlarına doğru yapılmış ve hala Berlin’in sembollerinden birisi. Naziler iktidara gelince, kapıyı sembol olarak kullanmaya başlamışlar. II. Dünya Savaşı boyunca kapı bayağı bir tahrip olmuş ve 1961’e kadar da özellikle yönetimin isteği üzerine açılmamış, ta ki 1989’daki batı-doğu Berlin birleşmesine kadar.

Kapının hikayesi işte böyle 🙂 Bu geçitin olduğu bölge de Berlin’in en kalabalık bölgelerinden. Kapının etrafında turist çekme amaçlı askerler bekliyor ve parayla fotoğraf çektirebiliyorsunuz (tabii ki de hiç gerek yok).

Almanya’nın meşhur Parlemento Binası ‘Reichstag’ da hemen Brandenburger Tor’un yakınında bulunuyor. Parlemento Binası’nın da hem içi hem de çevresi sürekli turist dolu. Bu kadar turist çekmesinin sebebi ise binanın kendisinden ziyade, tepesindeki cam kubbe diyebiliriz. Bu cam kubbeye mühendislik harikası diyorlarmış çünkü kubbeye vuran ışığı, değişik açılarda aynalardan oluşan bir yapı ile parlemento salonuna yansıtabiliyorlarmış. Mühendislik harikası demek bize biraz abartı geldi açıkçası.

Bu arada binayı gezmek ücretsiz fakat bunun için internetten rezervasyon yaptırıp randevu almanız gerekiyor.Randevu için sizi şuraya alabiliriz.

Siz ne çok konuştunuz demeden son bir şey söyleyelim, binanın tarihinde övülen olaylardan birisi de Hitler’in bu binaya ayak basmamış olmasıymış. Bu kısım hoşumuza gitti.

Holocaust Memorial
Holocaust Memorial

Holocaust Memorial yani Holocaust Anıtı, Berlin’de Parlemento Binasına yakın bir alan üzerine, yahudi soykırımın hafızalardan silinmemesi için yapılmış bir anıt. Hikayesi de şöyle; Almanya birleştikten sonra böyle bir anıt yapılmasına karar veriliyor. Yapılan yarışmada ilk önce, üzerinde 5 Milyon Holocaust kurbanının adı yazılı(adı bilinmeyenler ‘unknown’ olarak geçiyor) 100 metrekarelik demir bir plaka kazanıyor. Ancak Batı Almanya’nın hükümet başkanı Helmut Kohl’un vetosu üzerine iptal ediliyor. Bunun nedeni de soykırımdan etkilenen sadece bu 5 milyon değil daha niceleri olduğunu söylüyor ve yeni bir yarışma yapılıyor ve ortaya şu an ki farklı boyutta dikdörtgen prizmalardan oluşan ve kocaman bir alana yayılmış olan anıt çıkıyor.

Holocaust’un hikayesi burada bitmiyor! Bir olay da tam anıtın yapımına başlanacağı sırada çıkıyor. Meğersem, anıtta gördüğünüz beton blokları yapacak şirketin, nazi yönetiminde Zklon B gazı üreten bir şirket olduğu ortaya çıkıyor. Bu noktada da bir karar verip ‘geçmişi unutuyoruz ve geleceği birlikte kuruyoruz’ mesajı vermek adına, betonları bu şirketin yapmasına izin veriliyor.

Belki karşınıza çıkmıştır, son zamanlarda İsrailli yazar Shapira’nın, bu soykırım anıtında çekilen neşeli fotoğrafları fotoşopladığı projesi internette çok konuşuldu ve neşeli pozlar verenler çok eleştirildi. Zaten projenin internet sitesinde de, Shapira projenin amacının, buraya gelenleri daha dikkatli davranmaya yönlendirmek olduğu söyledi.

Bizim fikrimizi sorarsanız, bizce bu anıt çok acılar çekilmiş bir dönemin hatırası. Fakat ayı zamanda, mimari açıdan bakıldığında çok önemli sanatsal bir yapı. O yüzden bilemedik. Keşke her ulus, her ülke geçmişte yaptıkları için Almanlar kadar pişman olsaydı, dünya çok farklı bir yer olurdu diyoruz sadece.

Shapira’nın projesine bakmak isterseniz de şuraya koyduk.

http://www.sanatatak.com/view/soykirim-anitinda-soke-edici-selfieler

Tiergarten

Holocoust’un ve Berlin’in plaza merkezi ‘Postsdamer Platz’ın hemen arkasında kalan bu park, aslında Almanya’nın bütün şehirlerindeki park kültürünün bir özeti gibi. Şehrin tam merkezinde aşırı büyük bir alanı kaplıyor ve tam olarak huzur dolu. Kışın bile insanlar eksi derece havalara rağmen burada yürümekten ve spor yapmaktan vazgeçmiyorlar. Hatta size tam bir dinginlik ve huzur verecek-iken, bizde olsa şimdi çoktan AVM olmuş olacağını düşünüp sinirleniyorsunuz.

Alman parkları yaz-kış favorimizdir. O yüzden Berlin’e kışın gelseniz bile, sadece o dinlinliği ve Alman düzenini görmek için Tiergarten’i ziyaret edebilirsiniz.

fotoğraf çektirmek için çok sıra bekledik
East – Side Gallery:

East-Side Gallery, Berlin Duvarı’ndan kalan yaklaşık 1.3 km’lik bir parçaya yapılan graffitilerden oluşuyor. Zaten etrafınızda Berlin’e daha önce gitmiş arkadaşlarınızın mutlaka burada bir fotoğrafı vardır, görmüşssünüzdür diye düşünüyoruz!

Ama üzücü bir haberimiz var, çoğu graffitinin önüne bariyer konmasına rağmen, graffitilerin çoğu vandalizm kurbanı olmuş. Güzelim graffitiler gitmiş, yerine acaip acaip sloganlar ve karalamalar gelmiş. Dönem dönem sanatçılara bu duvarda çalışma yapmaları için izin verilse de, şu anki hali pek iç açıcı değil. Ama görülmeden olur mu? Tabii ki olmaz!

East – Side Galeri’ye Warschauer Strasse durağında inerek kolayca ulaşabilirsiniz.

Checkpoint Charlie

Kreuzberg bölgesindeki Checkpoint Charlie, eski doğu Almanya ve Batı Almanya arasındaki geçiş noktasıymış. Şu anda tamamen simgesel olarak duruyor ve sağında solunda Amerikan bayrakları tutan askerleri görebiliyorsunuz. Yanında bir de ‘Haus am Checkpoint Charlie’ müzesi var fakat biz girmedik. Girişi ise 12 Euro civarı.

Buradan biraz ilerlediğinizde Berlin Duvarı’nın ayakta kalan parçalarından birini görebilirsiniz. Duvarın arka tarafında da Nazi Terörünü anlatan ‘Topography of Terror’ müzesi var. Şu an müze olarak kullanılan prefabrik binanın yerinde zamanında Gestapoların ana merkezi varmış. Bina savaşta bombardıman altında kalıp yıkılmış. Yerine de bu prefabrik bina yapılmış ve müze olarak kullanılmaya başlanmış.

Girişi ücretsiz ve her gün 10:00 – 20:00 arası açık.

Yıkık Kilise – Kaiser Wilhelm Gedachtniskirche :

Berlinde İkinci Dünya Savaşı izleri görmeye doyamayanlar olarak, son rotamız Berlin’in Meşhur ‘Yıkık Kilise’si oldu. Bu kilise İkinci Dünya Savaşı’nda büyük zarar görmüş ve restorasyonu özellikle hala tamamlanmamış. İçinde İkinci Dünya Savaşı’nı anmak üzere yapılmış bir bölüm de var.

Berlin Yahudi Müzesi:

Adından da anlayacağınız gibi, Jewish Museum Berlin’deki Yahudi Soykırımı ve Yahudi kültürünün Avrupadaki tarihi üzerine odaklanmış bir müze.

Bu müzenin mimarı Daniel Libeskind, proje aşamasında çok büyük eleştiriler almış. Bina zik-zak şeklinde yapılmış ve tepeden bakıldığında binanın tam ortasında büyük bir boşluk gözüküyor. Bu boşluk, soykırım nedeniyle yahudi kültürünün Avrupada yok oluşunu simgeliyormuş. Binanın içi de aynı şekilde birdenbire genişleyen daracık koridorlarla dolu. Burada da Libeskind, Yahudilerin çektikleri sıkıntıları anlatmaya çalışmış.

Müze, size gerçekten etkiliyor. Özellikle zamanınız varsa, savaşa tanık olanların sesinden gerçek hikayeleri dinleyip, binanın tepesindeki soykırım kulesine girebilirsiniz. Soykırım kulesinin detayını özellikle vermiyoruz ki, sizde de aynı etkiyi bıraksın.

Müze her gün 10:00 – 20:00 arası açık.

Berliner Dom
Berliner Dom (Berlin Katedrali):

Biliyorsunuz, her Avrupa şehrinin olmazsa olmaz bir ünlü katedrali vardır. Berliner Dom da Berlin’inki.

Katedralin tarihi 1465’lere dayanıyor fakat 2.Dünya Savaşı sırasında büyük oranda hasar görmüş ve ancak 1993’te tekrar kullanıma açılabilmiş.

Berlin’deki meşhur ‘müze adası’ üzerinde bulunuyor. O yüzden müze adasında gitmeyi planladığınız güne Berliner Dom’uda sıkıştırabilirsiniz. 🙂

DDR Müzesi
Berlin Müze Adası ve Bir Takım Müzeler Faslı:
DDR Museum:

İşte geldik bir diğer favori Berlin müzemize (favori olmayanları aşağıda gömeceğiz)! Eğer Doğu Almanya’ya ilginiz varsa kesinlikle aradığınız müze burası. Hatta DDR Müzesi, klasik bir müze gibi değil. Müzenin içinde dönemin eşyalarıyla döşenmiş oturma odaları, mutfaklar, çocuk odaları ve tuvaletler bile var. Bir de çoğu müzede sadece bakarsınız, ellemek, yaklaşmak falan yasaktır ya burada öyle değil. Müzede sergilenen odalara girip, yataklara yatıp, her şeye dokunabiliyorsunuz.

Nitekim biz DDR Müzesi’ni pek bir sevdik.

Ek not: Müzenin içinde asansörlü bir bölüm var. Spoiler verir gibi olmasın diye daha fazla detaya girmeyeceğiz ama bir biniverin!

Pergamon Museum:

Pergamon (Bergamo) Müzesi Berlin’e gelen turistlerin hatta özellikle türklerin en çok ilgisini çeken müze. Müze 3 bölümden oluşuyor ve ismini bildiğimiz Bergama yakınlarından çıkan helenistik döneme ait tapınaklardan alıyor.

Londra’daki British Museum üzerine dönen tartışmanın aynısı Bergamo Müzesi için de geçerli. Çünkü bildiğiniz üzere bazı eserler buraya Türkiye’den ve daha birçok yerden zamanında izinsiz getiriliyor veya ikinci Abdülhamit tarafından Almanlara satılıyor. Kimisi ‘Türkiye’de kalsa eserlerin üzerine işerlerdi, getirdikleri iyi olmuş’ diyor. Kimisi de ‘kimden çaldın kime satıyosun ki’ diyor. Çünkü aynı müzede Osmanlı Tabloları’ndan tutun eski paralara ve Zeus Sunağı’na kadar çok büyük bir tarih var.

Biz bu konuda çift olarak bile ayrı düştüğümüz için bir ‘konsensus’ yazamıyoruz. Şunu söyleyebiliriz ki, biraz tarihe meraklıysanız kesinlikle ilginizi çekecektir.

Tabure derken şaka mı yaptık sandınız 🙂
Alte Nationalgaleria:

Her gittiğimiz müzeyi sevecek değiliz ya, işte burada da sövülecek bir tanesi duruyor! Belki bu yazıyı okuyup da bize kızacaklar olabilir ama biz burası kesinlikle sev-me-dik.

19. yüzyıl sanat eserlerinin serginlendiği bu müze yaşlı Alman teyzelerin istilasına uğramış durumda. Hem müzeye girmek için 10 Euro veriyorsunuz hem de taburelerini alıp gelmiş ve Eduard Manet eserlerinin tam önüne ‘park etmiş’ teyzeler yüzünden hiçbir esere adamakıllı yaklaşamıyorsunuz. Bir tuhaflık, bir acaiplik, bir soğukluk. Neyse, sevmedik.

Bu kadar karalamaya rağmen(o kadar da değil) hala gitmek istiyorsanız Pazartesi hariç her gün 10:00 – 18:00 arası ve perşembeleri de akşam 20:00’ye kadar açık.

Altes Museum:

Bir Antik Çağ Müzesi olan ‘Altes Museum’u ise tam tersine sevdik. Burada da Yunan ve Roma dönemine ait sanat eserleri var ve kısıtlı zamanınız varsa ‘Alte Nationalgalerie’ yerine ‘Altes Museum’u kesinlikle tercih edebilirsiniz (aman isimleri karıştırıp biri yerine ötekine gitmeyin!) 🙂

Bizans dönemi eserlerini görebileceğiniz Bode Museum’u ve Mısır tarihiyle ilgili olan Neues Museum’u ise müze komasına girmemek adına gezemedik. Berlin’e gidip de gezenler olursa bizimle paylaşabilir! 🙂

Bir de eğer bu müzelerin hepsine girmeyi planlıyorsanız ‘müze pass’ almak çok daha ucuza geliyor.

Sachsenhausen Toplama Kampı

Berlin’e 30-40 km uzaklıktaki Oranienburg’da yer alan bu toplama kampı, bugün müze halinde ve giriş ücretsiz.

Aslında burasıyla ilgili yazmak istediğimiz, bize dokunan çok şey var, ama sadece aklımızdan kalanlardan birkaçını yazalım. Önce gözetleme kulelerinin arasından geçip, üzerinde ‘Arbeit Macht Frei’ yazan büyük kapıya ulaşıyorsunuz. ‘Arbeit Macht Frei’ almancada ‘Çalışmak Özgürleştirir’ anlamına geliyor. Auschwitz’in de giriş kapısında aynı yazı var. Hitler’in zamanında ‘çalışmak özgürleştirir’ diyerek insanları gaza getirip, üzerlerinden emek hırsızlığı yapmak için çıkarttığı bir sloganmış. Çalışmak özgürleştirmez, çalışmak köleleştirir deyip hemen Sachsenhausen’i anlatmaya devam edelim.

İşkence odaları, toplu tuvaletler, ranzalı küçücük odalara sığdırılmış 250 kişilik uyku odaları gibi alanların arasında bol bol yazışmaya ve dökümana rastlıyorsunuz. Bu belgeler arasından en çok aklımızda kalan, ‘hastalanan bir mahkum için toplama kampı doktorunun yazdığı ‘bu artık iş göremez, öldürülmesinde sakınca yoktur’ raporu oldu.

Sachsenhausen’da 10 yılda yaklaşık 100.000 Yahudi’nin öldürüldüğü düşünülüyor. Nitekim burasının sizi etkileyeceği kesin. O yüzden gidip gitmeye siz karar verin.

Markthelle Neun
Berlin Yeme – İçme Kısmı

Her gezi yazısının olmazsa olmazı, tabii ki yeme ve içme kısmı! Berlin bu açıdan tam bir cennet. Ucuz sokak yemeği istiyorsanız sokak yemeği, hamburgerci istiyorsanız hamburgerci, yok ben uzakdoğu mutfağı istiyorum diyorsanız uzakdoğu mutfağı bulabiliyorsunuz ve Almanya’nın kalanına göre Berlin’de keyfinize yemek yemek ve kahve içmek gerçekten daha ucuz. Ucuz kelimesi doğru kelime mi onu artık bilmiyoruz (malum euro) ama Frankfurt’la kıyaslandığında, dışarıda yemek yemenin çok daha uygun olduğunu garanti edebiliriz.

O zaman en sevdiğimiz yerlerden bahsedelim!

Olsa ne yerdik!
Kreuzburger

Kreuzburger tam olarak bir Kreuzberg klasiği. 6 Euro’ya hamburger menu alıp tıka basa doyuyorsunuz ve fiyat-performans olarak kesinlikle maksimum diyebiliriz! Yalnız Berlin’de tuhaf bir ayran markası var, çilekli-kirazlı ayran falan yapıyorlar, bizim gibi hataya düşüp ‘aa ne ola ki öyle kirazlı ayran’ diye hamburgerinizin yanına kirazlı ayran almayın (tadı korkunç) !

Berlin’in bir diğer popüler burgercisi de ‘Burgermeister’ fakat biz denk getirip deneyemedik. Burgermeister’i de bir yerlere not almak isteyebilirsiniz.

sigara içmek kötüdür. Kamu spotu
Angry Chicken:

Kreuzburger’in de bulunduğu sokak olan ‘Oranienstrasse’de dünya mutfağı deneyebileceğiniz yer var. Angry Chicken’da bir Kore mutfağı mekanı. Aslında konsepti çok basit. Adı üstünde sadece tavuk menüsü var mekanın asıl olayı sosları.

Eğer Kreuzberg’teyseniz buraya bir öğle yemeğinizi ayırabilirsiniz. Bizden tam not aldı.

Santa Maria:

Kreuzberg’de dünya mutfakları bitmez. Santa Maria’da yine tesadüfen girdiğimiz bir meksika restoranı. Kreuzberg ortalamasına göre fiyatları bir tık yüksek fakat yediğimiz tacolardan o kadar memnun kaldık ki, fiyat konusunda şikayet edemiiciz. 🙂 Bir de perşembeleri taco günü ve bütün tacolar tüm gün boyunca 1 euro.

Chupenga Burritos & Salads:

Gördüğünüz üzere obez-bi-blog olarak, yemek yemeye bir saniye bile ara vermedik. Burası da bizi tıka basa doyurmayı başarabilen bir Meksikan Restoranı oldu. Sadece burrito ve salatamsı bir açık burrito satıyorlar ama kesinlikle denemeye değer. Fiyatları da uygun.

Companion
Companion Coffee:

Tasarım ürünler satılan ayrı bir bölümü de olan Kreuzberg’deki bu kahveci Umut’u çok üzdü. 🙂 Çünkü Umut’un kafasındaki kahveci hayalini, bizden önce gerçekleştirmişler maalesef. Hem tasarım ürünler satıyorlar, hem çalışanları son derece sempatik hem de kahveleri çok güzeldi. Companion Coffee; yolda-bi-blog’tan sana koca bir aşk olsun!

ORA:

Bu kadar çok bahsedip sizi Kreuzberg’ten soğutmak istemiyoruz ama ne yapalım, hakkaten Kreuzberg’deki mekanlar yaz yaz bitecek gibi değil! Burası da zamanında eczane olan ama şimdi kahveciye dönüştürülmüş bir mekan. Gitmeden önce çok methini duyduğumuzdan olsa gerek, biraz ‘ay-hı-burası mı’ olduk ama olsun, denemeye değebilir. Fiyatları da normal. Kahveler 3-4 Euro civarıydı.

The Barn sana puanımız bir kanka!
The BARN:

İşte burada çirkefleşeceğiz kusura bakmayın! Tripadvisor ve daha bilimum yere göre burası Berlin’in en iyi kahvecisi olarak geçiyor. Biz, şok! Gerçekten de şu ahir ömrümüzde gittiğimiz en kötü kavurucu-kahveciydi ve gerek hizmet kalitesizliği gerek kahvelerin çirkinliği olsun, ‘bizde mi bi sorun var abicim’ dediysek de eminiz, bizce sorun bizde değil. Neyse, sonuçta uzmanı değiliz ama bizim gibi burada söylediğiniz kahveyi bitiremeyip güzel bir kahve içmek isterseniz hemen arka sokağındaki ‘BEN RAHIM’i deneyebilirsiniz.(ohh burayı gömdük ya içimiz rahatladı)

Ben Rahim ise candır

Biraz da gece hayatı kısmından bahsedelim. Berlin demek gece hayatı, gece hayatı demek Berlin demek. Ama bunun için bir şart var, Berlin’in gerçek gece hayatını görmek istiyorsanız, önceden araştırıp nereye gideceğinizi bilmeniz gerekiyor. Berlin çok büyük bir şehir olduğu için ve eğlence size gelmiyor, sizin ona gitmeniz gerekiyor. 🙂

Berlin gece hayatını şöyle ayırabiliriz; Frankfurt’ta bile ‘Berliner Pub’ olarak geçen klasik salaş bira mekanları, ‘kanepeli’ olarak geçen ve son yıllarda iyice popüler olan daha da salaş mekanları, gay barları ve en meşhuru gece kulüpleri 🙂 Artık ‘çok genç ve çılgın’ yıllarımızda olmadığımız için Berlin’in gece klüpleri kısmını bu sefer pas geçtik ama ‘hala ölmediğimiz’ için de gece hayatından eksik kalmadık! 🙂

KitKat:

Biz gitmedik ama bir arkadaşımız(!) gitti ondan biliyoruz. Berlin ve gece hayatı diyince akla ilk gelen yerlerden birisi KitKat ama bu gece hayatı biraz çılgın. Yani bir arkadaş(!) gitti ordan biliyoruz da girmeden önce iç çamaşırlarınıza kadar çıkarıyor(:)) ve öyle içeri girebiliyorsunuz ve tabi ki herkesi almıyorlar ve kapıda inanılmaz bir kalabalık olabiliyor. İçerisini anlatmamıza gerek yok diye düşünüyoruz. 🙂

Franken:

Yine Kreuzberg, yine biz! Eğer Kreuzberg’de akşam zaman geçirebileceğiniz, ev yapımı shotlar içebileceğiniz ucuz bir yer ararsanız burayı deneyebilirsiniz. Zaten aynı sokakta o kadar çok alternatif bar var ki, burayı beğenmezseniz hemen başka bir yere gidebilirsiniz.

Möbel Ölfe:

Hani Kreuzberg’deki meşhur ‘Kreuzberg Merkez’ tabelası var ya, işte burası da tam o tabelanın arka tarafında kalan salaş bir biracı. Hem içkiler ucuz hem de geç saatlere kadar açık. Eğer burada yer bulamazsanız hemen yakınındaki Multilayerladen’i deneyebilirsiniz. Burası da Berlin’in meşhur kanepeli barlarından. Yalnız hemen uyaralım, bu son yazdığımız Franken, Möbel Ölfe ve Multilayerladen’de içeride sigara içiliyor. İçiliyor ama öyle böyle bir sigara içmek değil, bazen içerisi yangın varmış gibi duman oluyor. Eğer sigara dumanından rahatsız oluyorsanız kaçın!

Hangar 49:

Canlı müzik olsun, içeride sigara içilsin, ucuz ve eğlenceli olsun, bizim olsun diyorsanız Hangar 49 çok büyük ihtimalle beklentilerinizi karşılayacaktır. Hangar 49’a giderseniz bir bira da bizim için için, biz burayı pek sevdik.

ciğerci kedisi olduk resmen(mustafa’s gemüse)
Mustafa’s Gemüse Kebap:

Böyle aşırı önerilen, herkesin mutlaka gidin dediği yerleri sevmediğimizi söylemiştik. Böyle yerler zaten genelde söylendiği kadar da iyi çıkmıyor. Peki bunu niye mi yazdık? Çünkü Mustafa’s Gemüse’de yediğimiz döner gerçekten çok iyiydi ve hafiften tükürdüğümüzü yalamış olduk. 🙂 Kreuzberg’deki 5 metrekarelik ve önü her daim aşırı kalabalık bu seyyar büfe, aslında bildiğiniz tavuk döner satıyor. Ama dönerin içine ne bulduysa koyuyor; kabak, lor peynir, havuç, yoğurt, sarımsak, biber, avakado ve bilimum sebze ve sosun karışımı bir döner düşünün. Biz hakikaten sevdik ve aslında sebzeli döner konseptli Berlin’de yüzlerce yer olmasına rağmen, denediğimiz diğer sebzeli dönerlerin hiçbirini beğenmedik. Ayrıca döner fiyatı da 3.5 Euro’ydu. Kesinlikle fiyat-performans maksimum diyebiliriz.

Bir de, burasının tam yanında Berlin’in en popüler sosisçisi ‘Curry 36’ var. Mustafa’s Gemüse çok kalabalıksa burayı da deneyebilirsiniz.

Markthalle Neun:

Burası Kreuzberg’de her perşembe kurulan ve dünyanın her yerinden sokak yemeklerine ev sahipliği yapan bir yemek pazarı. Bizim gibi sokak yemeği yemeyi seviyorsanız kaçırmayın. 🙂

Tier:

Burası da Neukölln civarında son zamanlarda açılan alternatif bir Berlin Pub’ı. Yalnız normal bir bar olmasına rağmen içeride fotoğraf çekmek yasak, sebebini anlayamadık. Eğer burayı beğenmezseniz hemen karşısındaki ‘Ä Bar’ı deneyebilirsiniz.

Adını çok duyduğumuz ama gitmeyi fırsatımız olmayan birkaç yer daha var; Rausch Schokoladenhaus ve Five Elephant Kreuzberg’e özellikle gitmedik, Tante Lisbeth Bar’a da gitmeye zamanımız kalmadı. İsterseniz buraları da not alabilirsiniz.

Bir gezi yazısının daha sonuna geldik:) Özet olarak Berlin güzeldir. Berlin candır. Berlin’in sokakları çirkindir ama ruhu çok güzeldir. Hatta Berlin hem eğlenilecek hem de evlenilecek şehirdir.

Umarız siz de Berlin’de çok güzel zamanlar geçirirsiniz.

Sevgiler!

Biz Instagram’da ve Facebook’ta da varız ve bekleriz.

https://www.instagram.com/yoldabiblog/

https://www.facebook.com/yoldabiblog/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir