Close
Bir James Joyce Şehri, Dublin!

Bir James Joyce Şehri, Dublin!

Bazı şehirler vardır, genel hatlarıyla gezersiniz, popüler restoranlarında yer içer,parklarını gezersiniz köprülerinden geçersiniz ve biter. Ama bazı şehirler vardır ki siz her ne kadar turist olmak isteseniz de bir şekilde sizi içine çeker, ben burayı gezmek değil burada yaşamak istiyorum dersiniz. İşte Dublin tam da böyle bir şehir! Nasıl mı, başlayalım anlatmaya.

Trinity College
Trinity College

Gitmeden önce

Vize;

Her güzelin bir kusuru vardır derler, İrlanda’nın da kusuru vize derdi. Maalesef Schengen vizesiyle İrlanda’ya giremiyorsunuz ve yeşil pasaportlulardan ve hatta diplomatlardan bile vize istiyor.  Tabii İrlanda derken karıştırmayalım, iki adet İrlanda var 🙂 Bir tanesi Birleşik Krallık’a bağlı olan ve başkenti Belfast olan İrlanda, diğeri de İrlanda Cumhuriyeti olan ve başkenti Dublin olan İrlanda, bizimki yani :). Biz burada İrlanda Cumhuriyeti için gerekli olan vizeden bahsediyoruz.

Trinity College
Trinity College

Evet efendim maalesef vize şart. Fakat devlet turistlere bir takım kolaylıklar yapıp ‘Visa Waiver’ denen bir program başlatmış ve Türkiye de bu programa dahil. Özetlersek, eğer geçerli bir UK (Birleşik Krallık) vizeniz varsa ve bu vizeyi kullanarak İngiltere’ye girdiyseniz, İngiltere’de en az 24 saat geçirdikten sonra Dublin’e girebilirsiniz. (Gereksiz bilgi: Program Ekim 2016’da bitiyor demişlerdi fakat Ekim 2021’e kadar uzatıldı.) İvet eminiz işe yarıyor, çünkü biz bu şekilde geçtik! İstanbul’dan Londra’ya uçtuk, 1 gece kaldık ve ertesi gün Ryan Air’den 20 Euro’ya aldığımız (evet gidiş dönüş 20 Euro) biletlerle Dublin’e uçtuk. Pasaport kontrolde de hiç sıkıntı çıkartmadan 10 günlük İrlanda vizemizi bastılar ve havaalanı servisine 6 Euro vererek şehir merkezine ayak bastık. Başlasın tatil!

Nerede kalınır;

Bizim için önemli olan kaldığımız otelin lükslük derecesinden ziyade lokasyonudur. O yüzden şehir merkezinde, her yere yürüyerek ulaşabileceğimiz ‘Grafton Street’te bulunan Grafton Guesthouse’da kaldık. Kahvaltı dahil gecelik oda başı 60 Euro ödedik ve Dublin gezimiz boyunca bir kere bile toplu taşımaya binmedik, bingo! Siz de bu civarda ya da O’Connel Bridge civarında konaklayabilirsiniz, büyük kolaylık olur. 🙂

Başlasın gezme faslı;

Dublin sizi hem gündüzünde hem de gecesinde ayrı ayrı mutlu edecek, o yüzden biz de ayrı ayrı anlatmak istedik.

Bir kere bu şehre kadar geldiyseniz Guinness Bira Fabrikasını ziyaret etmeden olmaz. Giriş ücreti 15 Euro civarı. (Her medeni Avrupa ülkesinde olduğu gibi burada da öğrencilere indirim var, öğrenci kartınızı yanınıza almayı unutmayınJ) Bu 15 Euro’ya fabrikayı rehber eşliğinde kat kat gezip değişik Guinness biralar deniyorsunuz ve Guinness birayı fıçıdan kendiniz doldurmayı öğreniyorsunuz. Fabrikanın en üst katındaki kafede de pint Guinness bira hediye ediyorlar. Yani paranızı hakkıyla geri alıyorsunuz. Dublin’de en çok sevdiğimiz yer burasıydı. En üst kattaki kafeden harika fotoğraflar çıkıyor bizden söylemesi.

img_4666
Guinness Fabrikası

 

img_6311
Guinness Fabrikası'nda Aşk Başkadır

Trinity College çok güzel. Nasıl anlatsak bilemedik ama çok güzel. Binalarıyla, bahçesiyle, fantastik kütüphanesiyle çok güzel. Tek üzücü yanı kütüphane girişinin paralı olmasıydı. Buraya bi’ gidip bakıverin!

Şehri ortadan ikiye ayıran nehrin adı Liffey. Ve tahmin edebileceğiniz gibi bir taraftan ötekine geçen çok güzel köprüler var.

Grafton Street tatlı cafeler, hediyelikçiler ve barlarla dolu. Yürümekten yorulduğunuzda buraya kaçıp öğle molası verebilir ya da birkaç bira yuvarlayabilirsiniz. Dublin’in en eski cafesi Bewley’s burada.

Saint Stephen’s Green Parkı
Saint Stephen’s Green Parkı

Christ Church Katedrali Dublin’deki en eski yapı. İçeri giriş 6 Euro. Giriş ücreti vermek istemezseniz bahçesini gezebilirsiniz. Eğer burası kesmezse Dublin Castle’ı da gezebilirsiniz. Kale 13. Yüzyılda yapılmış ancak daha çok saray gibi kullanılmış. Biz vaktimizi şehir merkezinde değerlendirmek istediğimiz için Dublin Castle’ı es geçtik.

O’Connel Street: Dublin’in ana caddesi ve en eğlenceli sokakları burası. Hugh Lane Sanat Galerisi ve popüler alışveriş caddesi Henry Street de burada. Her daim canlı. O sokak benim bu sokak senin gezmek ve amaçsızca dolanmak istiyorsanız, işte burası sizin yeriniz!

Saint Stephen’s Green parkı ise başlı başına bir güzellik! Bu devasa çiçek bahçelerini ve kuğularla dolu minik gölleri sevmeyen ölsün afedersiniz. Yaz kış demeden koşan Irishler de dünya tatlısı. Biz Ocak ayının soğununda bile parkı baştan sona dolaştık, banklarında oturduk ve fena mı olurdu İstanbul’da şundan bir tane olsa diye düşündük.  Bu park kesmezse Merrion Square Park’ı da gezebilirsiniz.

dublin-1
Yuvarlanan Guinness'ler İç Isıtır

Eğer dondurma seviyorsanız kesinlikle ama kesinlikle Murphy’s e gidin! Ve tabii ki hazır İrlanda’dayken Irish Cream’li dondurmasını deneyeceksiniz, aksini kabul etmiyoruzJ

Gün içinde güzel bir restourantta oturmak isterseniz ‘Elephant and Castle’ favorimiz. Çok güzel acılı yemekleri var. Popüler olduğu kadar kalabalık olduğunu hayal edersiniz. Sıra bekleme ihtimaliniz yüksek, üzgünüz.

Hava kararınca:

Eveet geldik akşam eğlenme, o pub senin bu Guinness benim gezme kısmına;

Temple Bar Street başta olmak üzere Dublin’in her yeri pub, her yeri eğlence! En popüler pub’lar Temple Street’te. Hatta sokağa adını veren kırmızılı Temple Pub başı çekiyor! Temple Pub’ı biz çok sevdik, ama güzelce birkaç bira içmek istiyorsanız akşam 7’den önce gitseniz iyi olur, zira 7’den sonra metrekare başına 5 turist + 5 Irish düşüyor.

Temple Bar
Temple Bar

Temple bar çevresinde neredeyse bütün barlarda Traditional Irish Folk müzik grupları var. Biz yürürken kulağımıza hangi bardaki müzik güzel geliyorsa oraya girdik. Nereye girerseniz girin biralar 5 Euro civarı. Eğer hazır Britanya’dayız Fish and Chips yemeden dönmeyelim derseniz yine bu sokaktaki Shack Restouran’ı deneyebilirsiniz.

O’Connel Street üzerindeki barlar da en az Temple Bar sokağı kadar hareketli ve müzikli. Murray’s Bar ‘Müzik-Fiyat-Performans’ olarak düşününce bizim bu sokaktaki favorimiz oldu.

Biraz daha sakin oturmak ve Irish mutfağından yemekler denemek isterseniz ‘The Stag’s Head’ı deneyebilirsiniz. Yok ben daha çok eğlence dans istiyorum hatta hava kararmadan gidip Happy Hour yakalamak istiyorum derseniz sizi ‘Dicey’s Garden Bar’a alalım. Bu mekanın Dublin’e Erasmus’a gelen öğrencileri sarhoş etme rekoru falan olabilir, bize öyle geldi.

Guinness sadece tat duyusuna değil, göz zevkinize de hitap ediyor
Guinness sadece tat duyusuna değil, göz zevkinize de hitap ediyor

Değişik biralar denemek isterseniz O’Neill Pub biçilmiş kaftan! Bizim favorimiz Stout dedikleri siyah biraları oldu. Siyah birayı hiç sevmeyen bünyelere bile kendisini sevdirebilecek kadar içimi rahat. Stout dışında red ale ve lager de deneyebilirsiniz.

Yeme-İçme kısmına son kez değinecek olursak, tadı damağımızda kalanları söylemeden geçmeyelim. Yumurta sevmeyenlere bile kendini sevdiren Eggs Benedict bizim favorimiz oldu. Wexford Street'teki Bobo's'un devasa hamburgerleri ise bir diğer favorimiz. İkinciliği ise Nando's'un yemeklerine verdik. Bizim gibi biraz boğazına düşkünseniz buraları beğenme ihtimaliniz yüksek. 🙂

Unutmadan söyleyelim, gezinizi 24-25 Aralık tarihlerine denk getirmemeye çalışın. Bu tarihlerde Christmas nedeniyle çoğu yer kapalı oluyor. Bahsi geçen pubların hepsi kapalı olabilir, Mc Donalds’da takılmak zorunda kalabilirsinizJ Aynısı Londra’ya ilk gidişimizde başımıza geldi ve şehrin meşhur metro ağı bile çalışmıyordu, şehir merkezine taksi ile inmek zorunda kalmıştık.

 

Cliffs of Moher

Eğer Dublin’e kadar geldiyseniz ve zamanınız varsa bu muhteşem doğa parçasını görmeden dönmeyin, net!

Cliffs of Moher’e en kolay, Dublin’de her sokakta karşınıza çıkacak tur acentalarından tur satın alarak ulaşıyorsunuz. Yolculuk otobüsle 3 saat sürüyor. Kişi başı yaptığınız pazarlığa bağlı olarak 35-40 Euro civarı. Gidiş-dönüş ve öğle yemeği molasıyla bir gününüzü aldığını unutmayın.

Düşünün ki burası, yürüyüş yolunuzun ortasında inekler otlayan ve diğer tarafı 300 metre yüksekliğinde uçurum olan pek harika bir manzara! Yani anlatılmasından ziyade görülmesi gereken bir yer. Ancak giderseniz ne demeye çalıştığımızı anlarsınız. İşin özü, gidin yani 🙂

Cliff of Moher
Cliff of Moher

Bütün bunları yaptıysanız artık siz de bir ‘Dubliner’siniz ve üzülerek söylüyoruz ki bu şehri asla bırakmak istemeyeceksiniz. James Joyce boşuna hayran kalmamış kendi şehrine. Kokusu, ruhu, havası, enerjisi bambaşka bir şehir burası. İnsanları güzel, sokakları geniş. Ferah. Çok düzenli değil. Londra gibi muhteşem bir toplu taşıması yok, hatta metrosu yok ama insanları da British’ler gibi kibirli ve soğuk değil. Nazik, eğlenceli, yardımsever, salaş burada insanlar. Herkes su gibi Guiness içiyor. Hatta sarhoşluk en çok İrlandalılara yakışıyor.

Evet, burası bir James Joyce şehri, hem de Britanya’nın en güzel şehri. Tek nefeslik görüşümüz budur.

 

Biz çok sevdik. Eminiz siz de seveceksiniz.

Normalde çok güler
Normalde çok güler

Instagram'dan da görmek isterseniz tık tık! 🙂

1 comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close