Bu Bir İç Dökme Yazısıdır! “Avrupa’da ve Türkiye’de Yaşamak”

Dikkat Bu Bir İç Dökme Yazısıdır!
Gurbette Yaşamak! 🙂

Yurtdışında yüksek lisansa başvuru sürecinden, taşınma sürecinden ve Almanya’daki ilk günlerden bahsettik. Bu yazıda da, Türkiye’de yaşamla ve Almanya’da yaşam farkından ve yurtdışında yaşamanın bizi nasıl değiştirdiğinden bahsetmek istiyoruz.

Özellikle son zamanlarda etrafımızda çok fazla tanıdığımız yurtdışına taşınmak istiyor ve bir kısmının bunu henüz yapmama sebebi ise sadece cesaret edememek. O yüzden de şöyle lafa şöyle girelim, dikkat ‘bu bir cesaretlendirme yazısıdır’!

Yüksek lisans için okullara başvurmadan önce, Almanya’ya taşınmak gibi bir düşüncemiz hiç olmamıştı. Ama verdiğimiz en doğru kararmış. Hep dediğimiz gibi, Frankfurt evimiz oldu. Bu arada evlendik, ailemizi kurduk, sosyal çevremizi kurduk, işimizi aşımızı bulduk ve arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve hiç tanımadığımız sizi bile bu konuda cesaretlendirecek kadar emin hissediyoruz kendimizi artık.

Almanya’da ikinci yılımızı doldurmaya yakınız ve artık biliyoruz ki, özellikle gençseniz, hayatınızda yollar sadece yürünmek için değil, bazen aniden durmak, geri dönmek, apayrı bir yöne yönelmek ve yürüyüşün tadını çıkarmak için de var. Biz de şu an seçtiğimiz ‘yurtdışında yaşamak’ yolunda mutluyuz ve en azından birkaç sene daha Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyoruz.

Türkiye’den ayrılmadan önce aklımızda, birçoğunuzun yaşadığı acaba yapabilecek miyiz? İstanbulda’ki kadar rahat bir arkadaş ortamımız olabilecek mi? Maddi olarak zorlanacak mıyız? Frankfurt’un aşırı sakin hayatına uyum sağlayabilecek miyiz? gibi onlarca soru vardı ve belki hemen değil ama zamanla gördük ki, bu soruları sormadan ve cevabı zamana bırakmadan alışılmıyormuş zaten yeni bir ülkeye. 🙂

Şimdi olduğumuz noktada, bizi burada yaşamaya bağlayan sadece eğitim, iş, aile değil. Burada mutluyuz ve ihtiyacımız olan sevgi ve üretme ihtiyacını yeterli şekilde doyuruyoruz. Hala kendimizi ‘komple ait hissetmiyoruz’ Frankfurt’a ama önemli olan zaten mutlu olmak değil mi…

Burada Yaşamak mı? Yoksa Gezmek mi?

Peki nesi farklı?

Almanya’ya ya da genel olarak Avrupa’ya taşınmak isteyenler nasıl bir manzara beklemeli bundan bahsedelim.

Alman insanı vs Türk insanı

Düşünün ki biz köprüden atlayacak olana ‘sıkıyosa atla’ diye tempo tutan bi milletiz ve hayatı sert yaşamaya çok alışkınız. Almanlar da bir o kadar sakin ve olaysız vukuatsızlar. Tabii ki sıcakkanlı ve sevecen olanları da var ama genel olarak bakışlarında bir soğukluk var ve insan kolay alışamıyor. Soğukluk derken size bir kötülük yapmıyorlar tabii ki ama, düşünün ki metroda karşınızda oturan kişi hapşırdığında alışkanlıkla ‘çok yaşa’ diyorsunuz ve karşılığında teşekkür bile etmeden suratınıza bakıp tekrar kafasını eğiyor, öyle bir soğukluk...

Almanlar hakkında hep söylenegelen, çok çalışkan olduklarıyla ilgili bir ‘mit’ var ya, onu unutun. Özellikle bir bankada veya başka bir resmi kurumda işiniz düştüyse, işlerini doğru yaptıklarından mutlaka emin olun. Sebebini şuradaki yazıda oturma iznimizi almaya çalışırken başımıza gelenleri anlattık, okuyunca bize hak vereceksiniz.

Sonradan farkettik ki Almanya’da çalışan insanların çoğu genellikle iş çıkışı bira içerek sosyalleşiyor ve bu 1-2 saatlik bira sefası onlara yettiği için, daha geç saatlere kalma, dans etme gibi ihtiyaçları pek olmuyor. Haftasonlarını da spor yaparak, bisiklete binerek ve evde yemek yaparak geçiriyorlar. Bu sakinlik onlara asla monoton gelmiyor ve hayatlarında önemli bir olay vuku bulmadığı sürece bu döngüyü her hafta başa sararak yaşamaya devam ediyorlar.

Çok hassas bir konu olduğu için uzun süre Almanya’da yaşayan Türklerden (gurbetçiler) bahsetmeyeceğiz fakat onun yerine Frankfurt’un delilerinden bahsedelim! Ne demiştik, Evropalı olmak getirdiği ‘soğukluğun’ yanında bir takım olgunluklar da getiriyor ve Evropalılar hayatı sert yaşamamaya alışırken, değişime ve farklılıklara alışmayı, alışmasalar bile tahammül etmeyi öğrenmişler. Frankfurt’un özellikle iki metro istasyonunda bildiğiniz ‘deliler’ var ve hiç beklemediğiniz anda bir deli trene binip abuk subuk konuşmaya ya da abuk subuk hareketler yapmaya başlayabiliyor. Ya da ne bileyim, bir metro istasyonunda siz metro beklerken yanınızda bir başka deli durup durup çığlık atabiliyor. Bizim Evropalılar, bunları komple görmezden geliyor ve duymuyor bile. Kimse, birisi gelip alsın şunu demiyor, git başımdan der gibi bakmıyor, alışmışlar. Her insanın akıl sağlığı yerinde olmak zorunda değil, Evropalılar da bunun farkında.

Bu yazdıklarımızdan, Avrupa’ya hayran olduğumuz ya da Türkiye’ye dönmeyeceğimiz gibi bir algı çıksın istemeyiz. Ülkemizi seviyoruz ve kendimizi yeterince geliştirdiğimizi düşündüğümüz noktada  döneceğiz tabii ki. Ama şunun kıyaslamasını da yapabiliyoruz ki, bizim insanımızda az gelişmiş insan psikolojisi var. Bin dinle, bir konuş yerine, fikirlerini medeni bir şekilde ifade etmek ve karşı tarafın argümanlarını düşünmek yerine, direkt alayım sopayı elime, bağırayım çağırayım mantığı var ve bu noktada Almanların bütün soğukluklarına karşın bizden çok daha medeni olduğunu söylememiz gerekiyor. Kısa ve özet olarak Türk insanı ve Alman insanının da farkı bu. 

 

Neyse, daha neşeli şeylerden bahsedelim, mesela yemek!
Alman mutfağı ve Türk Mutfağı:

Buraya kocaman bir Alman mutfağı = YOK... yazsak kimse bozulmaz umarım. Gerçekten de Almanların yemek kültürü, balkabağından yaptıkları çorbayı, Frankfurt sosislerini ve sürekli patates yemelerini saymazsanız, yok. Market alışverişlerin genelde günlük yapıyorlar (bizdeki gibi bir alışveriş sepeti doldurma huyları yok) ve akşamları et pişiriyorlar ya da marketten aldıkları hazır dondurulmuş yemekleri yiyorlar. E biz Türk insanıyız, ilk başlarda ne yiyeceğiz biz bu ülkede derdine düştüysek de, Türk marketlerini bulmamız uzun sürmedi. Frankfurt’un yüzde 44’ünün Alman olmadığını düşünürseniz, etrafta ne kadar çok Türk-Arap-Beyrut-Hint marketi olduğunu tahmin edersiniz. O yüzden Alman mutfağını sevmezseniz bile sorun yok, biz de afiyet olsun deyip geçiyoruz. 🙂

Almanya’da Yaşamak – Türkiye’de Yaşamak

Bu yazıyı ziyarete İstanbul’a geldiğimiz bir dönemde yazdığımız için duygularımız biraz taraflı olabilir. Çünkü Almanya’dayken biraz İstanbul’a özlemle yazıyoruz ve daha duygusal oluyoruz. İstanbul’dayken ise şehir bizi hemen yoruyor ve sıkılıyoruz.

Bazen düşünüyoruz da; Frankfurt’taki gibi sakin, güvenli, düzenli, planlı, beklenmedik hiç bir aksiliğin olmadığı şekilde mi olmalı yaşam yoksa Türkiye ve benzerlerindeki gibi sürekli bir devinim, hareket, mücadele içinde mi geçmeli...Bilemiyoruz.

Koşuşturmayalım istiyoruz, sakin konuşalım, fazla bağırmadan, sessizlik içinde olalım istiyoruz. Ama Türkiye’deyken olmuyor. Her an dolu dolu olmalı burada, sade yaşam eksik yaşam sanılıyor.

Türkiye hep böyle miydi? Biz gideli mi hızlandı yaşam? Biz farkında değil miydik? İnsanlar onları yoranın, gerenin, birbirlerine tahammülsüzlüklerinin, tatminsizliklerinin ve anlamsızlık hissinin ve hatta mutsuzluklarının nedeninin bu hızlı ve gürültülü yaşam olduğunun farkında değiller mi? Bilmiyoruz.

İlk defa, akşam 6’da sokakların bomboş olduğu, 7’den sonra açık bakkal bile bulamadığın, özellikle kışın Pazar günleri bir insan yüzü bile görmediğin, soğuk ve mesafeli, sessiz ve kendiyle ilgili insanlar ülkesi Almanya’yı özledik sanki. Biz mi değiştik yoksa ülke mi?

Yazılarımızda da hep söyledik, İstanbul’u seviyoruz. Haftasonları her yerin açık olmasını, bakkalın çakkalın geç saatte de olsa eve sipariş getirmesini, sürekli bir aktivite, sürekli bir devinim içinde olmayı seviyoruz. Ama insan işte, tam tersine de çabuk alışıyormuş.

Almanya’ya taşınırsanız farkedeceksiniz ki, hayat aşırı derecede dingin. Pazar günleri en büyük marketler ve alışveriş merkezleri kanun gereği kapalıdır. Sokaklarda in cin top oynar. Market alışverişinizi cumartesi yapmadıysanız pazar günü evde ne varsa onu yersiniz. Frankfurt için söylüyoruz, yağmur Eylül ayında yağmaya başlar ve Temmuz’a kadar durmaz. Hava aylarca 0 derecede seyreder. Güneşli hava değerlidir, insanlar güneş gördüğü zaman hemen sokağa çıkar. Yenidoğan 10 günlük bebeklerini bile 5 derece havada dışarı çıkartırlar güneş görürlerse. Hatta insanlar kötü havaya o kadar alışmıştır ki, yine 0 derecede koşuya çıkarlar. Siz de ilk aylarda tökezleseniz bile zamanla bu hayata alışırsınız ve ‘doğal olanı’ buymuş gibi gelir. Bize olan da tam olarak buydu ve artık tökezlemiyoruz, biz de dinginleştik.

Bir de tabii ki aileden ve arkadaşlardan uzak olma kısmı var. Biz öğrencilik hayatımız boyunca arkadaşlarımızla birlikte yaşadık ve ‘aşırı’ sosyal bir öğrencilik geçirdik. Almanya’ya taşındığımızda da, hayatın dinginliğinden ziyade arkadaşlarımızdan ve sosyal çevremizden uzak kaldığımız için zorlandık başlarda. Bize, size, etrafımızdakilere bakınca da, bu ‘yalnızlık’ hissinin herkesin başına gelen bir durum olduğunu, ve geçici bir his olduğunu farkettik. Sınıf arkadaşlarımız, buradaki tanıdıklarımız kısacası herkes bu yalnızlığı hissediyor ve yeni yerinize alıştıkça, yeni yerinizdeki arkadaşlarınıza da alışıyorsunuz. Eski yerinizdeki arkadaşlıklarınızın bir kısmı karşılıklı arama-sormamadan kaynaklı (maalesef) bitiyor, bir kısmı kalıyor ve siz de bir yandan yeri yerinizde yeni bir çevre ediniyorsunuz. Yalnızlık hissi de böylece geçiyor. O yüzden yeni bir ülkeye yakın zamanda taşındıysanız, merak etmeyin, geçiyor.

Londra Metro'su gibi mübarek bir de bozulmasa!

Çalışkanlık ve İş Hayatı:

Bundan bahsetmezsek olmaz. Çünkü Almanya’yla ilgili bizi en çok hayal kırıklığına uğratan şeylerden birisi buydu. Bilirsiniz; Alman deyince bizde akla çalışkanlık, disiplin, sıkı kurallar gibi şeyler gelir. Şimdi hazırsanız bunların hepsini unutabilirsiniz! Evet iş hayatının belli bir düzeni var, mesela mesai sabah 8’de başlıyorsa herkes sabah 7.55’de iş yerindedir ve işe başlamak için kahve içmesi, çay içmesi gerekiyorsa da bunu iş başlamadan yapar. Ama tecrübe ettiğimiz kadarıyla Almanlarda asla bizim zannettiğimiz gibi bir ‘iç disiplin-iş disiplini’ yok ve yaptıkları işleri de en az bizim ülkedeki kadar sallapati yapmakta beyis görmüyorlar. Umut’un oturma iznini alırken yaşadığımız sorunları şurada anlattık. Burada uzun uzun tekrarlamayalım ama (bize göre) Almanlarda da iş disiplini sıfır diyebiliriz. Aksini savunanlar olacaktır, hep dediğimiz gibi burada yazdıklarımız sadece bizim Almanya yaşantımızda tecrübe ettiklerimiz.

Almanya’da çalışmak ile ilgili ayrı bir yazı yazacağız fakat şunu da söyleyelim. Bir ‘sosyal devlet’ olmanın gereği olarak, işe ‘junior’ seviyesinden bile başlasanız yıllık yaklaşık 24 iş günü(!) izniniz oluyor ve bizdekinin kaç katı izin yapıyorlar siz hesaplayın. Bu kadar çok gezmelerini de aldıkları maaşlara ve bu yıllık izinlere borçlular. Bu açıdan hayat Avrupalılara güzel.

Zaman Algısı ve Ulaşım:

Bu iki başlığın ne alakası var diyeceksiniz, hemen açıklayalım:) Türkiye’deki zaman algısı ile Batı’daki zaman algısı çok farklı. Bizde zaman düz ilerleyen, belirli matematiksel ölçülerde bölünebilecek ve ölçülebilecek bir kavram değil. ‘Ne zaman?’ sorusunun cevabı içinde bulunulan ortama göre değişiyor. Mesela bizdeki ‘dolmuş’ kavramı gibi, bu araç önceden belirlenmiş bir zamanda hareket etmez, bilirsiniz. Adı gibi, dolunca gider. Avrupa’da ise böyle bir kavram söz konusu değildir; zamanı belirleyen köşe taşları vardır ve zaman koşullara göre değişmez.

Örneğin; Frankfurt’un korkunç bir metro sistemi var ve trenler her gün ya komple bozulur ya da gecikir. Bir tren 09:05’de gelecekse, gelir. Eğer bir kaza ya da arıza olduysa, geciktiyse, o artık aynı tren değildir. O belirlenmiş bir sonraki trendir. 09:05 treni iptal olmuştur, gelecek olan söz gelimi 09:22 trenidir artık. Ama bizde 09:05 treni diye bir kavram zaten baştan yoktur çünkü tren bazen 09:01’de bazen 09:07’de bazense 10:35’de gelir ve bu zamanı belirleyen bir kıstas yoktur. Yani biz, 09:05 treninin 08:58’de gelmiş ve çoktan gitmiş olmasına bile şaşırmayız. Bu böyledir. Zaman görecelidir. Almanya’da da trenler en az aynı sıklıkta gecikir ama herkesin bir planı programı olduğu için, trenin geciktiği istasyona hemen bir görevli gelir ve açıklama yapar. Bütün bunlar nereden aklınıza geldi şimdi derseniz, dün İstanbul’a indiğimiz anda yaklaşık 2000 kişilik bir pasaport kuyruğuyla karşılaştık ve etrafta kavga eden, birbirine sıraya kaynak yaptı diye küfür eden onca insan varken, bir tane bile görevli yoktu. İşte o pasaport sırasında beklediğimiz 1 saat boyunca hep bunları düşündük.

İç-döken-blog olarak Almanya’da şehirlerarası ulaşımın pahalılığından ise çok şikayetçiyiz. Bilirsiniz, bizde şehirlerarası yol genelde otobüs veya uçakla gidilir. Otobüs ucuz seçenektir ve uçak bileti bir tık (bazen iki tık) daha pahalıdır. Trenle ulaşım ise, eğer varsa, en ucuz yoldur ve daha uzun sürer. Almanya’da hatta genel olarak Avrupada ise şehirlerarası otobüs hiç gelişmemiştir ve çok az otobüs şirketi vardır. Mesela 2016 itibariyle, ‘Flixbus’ isimli otobüs şirketi Almanya’da bütün otobüs firmalarını satın aldı ve şu an tekel olarak hayatına devam ediyor. Böyle olunca Frankfurt-Amsterdam arası 10 Euro’ya aldığımız otobüs biletlerine veda etmek zorunda kaldık ve Flixbus’a teslim olduk. Flixbus da saolsun tekel olmanın keyfini çıkartıyor ve bilet fiyatlarını en az iki kat arttırdı. Biz de otobüsle yolculuğa elveda dedik.

Gelelim trenlere; Almanya’nın tren işletmesinin adı ‘Deutsche Bahn’ ve kampanya zamanları hariç alırsanız korkunç pahalı. Örneğin sadece 1-bucuk saat süren Frankfurt-Köln arasına tek yön 45-50 Euro falan ödüyorsunuz. Böyle olunca insan, 10 Euro’ya Ryan Air’dan uçak bileti alır Milano’ya falan giderim diye düşünüyor. Deutsche Bahn seni kınıyoruz ve sana laflar hazırladık. Neyse, tren bileti hikayeleri de böyle üzücü işte.

Tabii ki diğer ve favori seçeneğimiz ise ucuz uçak biletleri. ‘Low cost’ havayolu olarak Avrupada bildiğiniz üzere ‘RyanAir’ başı çekiyor ve onun dışında ‘WizzAir’ ve ‘Vueling’ gibi şirketler de çoğu zaman ucuz. Eğer Almanya’da tek havalimanı olan bir şehirde yaşıyorsanız şanslısınız, çünkü RyanAir uçakları da mecburen buradan kalkıyor olacak. Ama eğer Frankfurt gibi iki havalimanı olan bir şehirde yaşıyorsanız, ‘low cost’ uçak firmaları uzak olan( vergileri daha ucuz olduğu için) havalimanından kalkıyor olacak ve aslı astarını geçebilecek. Şöyle örnek verelim, geçen sene Frankfurt-Venedik uçak biletlerini gidiş dönüş olarak kişi başı 30 Euro’ya RyanAir’dan aldık ve ne kadar ucuza aldık oley(!) diye sevinirken farkettik ki, RyanAir uçaklarının kalktığı Frankfurt Hahn Havalimanı meğersem Frankfurt’ta değil(!) ve kişi başı bu havalimanına Frankfurt merkezden gidiş dönüş otobüs bileti 30 Euro. Bir de Venedik’te de çok uzak bir havaalanında indiriyor ve o da kişi başı Venedik merkeze gidiş dönüş 30 Euro. Yani etti mi bize kişi başı 90 Euro! Lufthansa’yla alsaymışız daha ucuza gidecekmişiz yani... Neyse bu da böyle işte...Siz anladınız olayı 🙂

 

Bankacılık ve İnternet Alışverişi:

Avrupa Merkez Bankası’nın ve Alman Borsa’sının Frankfurt’ta olduğunu düşününce, bankacılığın, internet bankacılığının falan da çok gelişmiş olduğunu düşünürsünüz değil mi? İşte Almanya’nın bizi şaşırttığı şeylerden birisi daha! Almanya’da en azından Frankfurt’ta internet bankacılığı kullanmak hala insanların alışmadığı bir şey ve işlerini eski usul halletmeye bayılıyorlar! E-postanıza değil evdeki posta kutunuza gelen banka şifreleri, bankada sıra beklemeler, para yollamak için makbuz doldurmalar falan, isler hala böyle ilerliyor ve biz de 5 ay boyunca Frankfurt İşbank Şubesinden internet bankacılığı açtırmaya çalışıp açtıramayınca pes ettik. Bankada derdinizi anlatırken yoruluyorsunuz ve Almanların bankacılık sistemlerine alışmak uzun sürebiliyor. Basit bir kart şifresi değiştirmek için bile eve posta yollamaları gerekiyor ve bu da en az 3-4 gün demek. Ama bu kurallı-kuralsızlığa da zamanla alışıyorsunuz ve internet bankacılığı mı? Gerek yok biz gidip hallederiz moduna giriyorsunuzJİnsanların hayatı da planlı programlı olduğu için, 1 hafta banka şifresi beklemek kimseyi yormuyor ve insanlar da bizdeki gibi sabırsız değil. Bizdeki teknoloji mi, Almanlar’daki nuh nebi yöntemler mi daha iyi orasına siz karar verin. 🙂

 

Son olarak bir de internet alışverişinden bahsetmek istiyoruz, çünkü (artık tahmin edeceğiniz gibi) bu mecrada da bizden farklılar ve biz de bunu Almanya’daki ilk yılımızda az kalsın icralık olarak farkettik! Nasıl mı becerdik?

Hemen anlatalım...

Bizde nasıldır? İnternette siteye girersiniz, beğendiğiniz ürünü sepete atar, en sonunda ödersiniz ve kargolamasını beklersiniz. Yani kimse size, özellikle de ünlü bir mağazaysa, ürünün parasını ödemeden ürünü yollamaz. Biz de Frankfurt’a taşındığımız ay, ünlü bir kıyafet markasının telefon aplikasyonunu indirdik ve öylesine sepete birkaç ürün attık. Sonra da ürünleri almaktan vazgeçtik ve üzerinde iptal et yazdığını düşündüğümüz bir şeye (en azından öyle düşünüyorduk) tıklayıp aplikasyonu kapattık. O zaman Almanca bilmediğimiz için ve aplikasyon da sadece Almanca olduğu için, sıkıldık ve bir daha aplikasyonu kullanmadık. Daha sonra evimizin posta kutusuna bu mağazadan birkaç kez Almanca reklam broşürü geldiyse de, pek oralı olmadık ve broşürleri hep çöpe attık (çünkü Almanya’da evlerin posta kutusuna her gün onlarca reklam, broşür, tanıtım, zarf falan geliyor ve siz de gün sonunda çöpe atıyorsunuz). Belli bir süre sonra eve bir hukuk firmasından adımıza zarf geldi ve baktık ki, zarfta bu bizim ünlü şirketin adı, bir takım ücretler artı avukatlık ücreti yazıyor! Heh dedik galiba başımıza bişey geldi(!) Meğersem, biz o gün aplikasyonda dolaşırken sepete attığımız ürünleri ‘satın al’a tıklamışız ve adamlar da hemen ev adresine gönderivermiş! Kardeşim bir dur, bir ödeyelim öyle gönder dimi! Sonra da gönderdikleri ürünler, bizim yeni taşınma döneminde her gün dolan posta kutumuzda kaynamış gitmiş ve biz de farketmemişiz! Adamlar da aylar boyu gönderdikleri reklam broşürlerinin arasına fatura koymuşlar, biz broşür diye atarken faturaları da atıyormuşuz! En sonunda tahsilat için bizi avukatlarına yönlendirmişler! Mektubu alınca apar topar ödedik tabii ki ve 30 Euroluk tayt bize avukat ücretiyle birlikte 150 Euro’ya maloldu...Böylece öğrenmiş olduk ki, adamlar siz ödeme yapmadan da çat(!) diye ürünleri yolluyorlar ve içine bir banka hesabı koyup buraya ödersiniz bir ara diyorlar. Nasılsa burası Almanya...ödemezseniz ödetirler...

 İşte böyle...iki ülkede yaşam farklılıklarını kimi zaman gülerek, kimi zaman gerilerek, ama zamanla öğrendik ve alıştık. Almanya’da yaşamak mı güzel, Türkiye’de yaşamak mı? derseniz, inanın biz de hala bilmiyoruz. Kimi zaman Türkiye ağır basıyor, kimi zaman Almanya...

Ama şimdilik, bu iki kültürün çatışmasıyla geçen hayatımızdan mutluyuz ve en nihayetinde bu hem bir ‘iç dökme’ hem de ‘cesaretlendirme’ yazısı olsun istiyoruz. 🙂 Eğer yurtdışına taşınma gibi bir planınız varsa ama cesaret edemiyorsanız, hiç merak etmeyin. Hepimiz tökezliyoruz, ama insan zamanla yeni ülkesine de alışıyor. Verdiğimiz bu kararı sorguladığımız zamanlar olduysa da, kendimize verdiğimiz cevaplardan hep memnun olduk ve daha bir süre buralardayız.

Bir yazı daha bitti. Geldik, yazdık, gidiyoruz!

Frankfurt'un güzelliğiyle de bu konuyu burada tatlıya bağlıyalım.

 

Biz Instagram’da ve Facebook’ta da varız ve bekleriz.

https://www.instagram.com/yoldabiblog/

https://www.facebook.com/yoldabiblog/

Sevgiler!

“Bu Bir İç Dökme Yazısıdır! “Avrupa’da ve Türkiye’de Yaşamak”” hakkında 4 görüş

  1. Almanlar ”monoton” ”sikici” kismini,bir de Turkiye’deki ya da Istanbul’daki bir insana uyarlarsaniz nasil ”monoton” bir hayat yasamiyordur acaba? Her aksam TV karsisinda cekirdek yiyerek, ve sabah-aksam futbol izleyerek mi..
    Izlenimlerinizi paylasmaniz guzel ancak bunlar cok basit ve genelde gercekle bagdasmayan ‘turist’ izlenimleri. Zira yerel dili ogrenmeden kulturu, kulturu ogrenmeden de oradaki hayati ogrenemezsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir