Milano ve Como Gezi Rehberi

Milano Gezi Rehberi:

İtalya’nın bir hayli ‘şık’ şehri Milano’yla ilgili duygularımız biraz karışık.

Milano her şeyden önce ‘özenle’ kurulmuş bir şehir. Venedik gibi sokaklarında kaybolabileceğiniz, Roma gibi tarihle donatılmış ya da Napoli gibi salaş değil, tam tersine düzenli ve planlı bir şehir. Bu yüzden de turistik amaçlı gidenler değil de daha çok burada yaşayanların çok sevdiği bir şehir. Yani Milano’yu sevip sevmeyeceğiniz tam olarak ne beklentiyle gittiğinize bağlı olarak değişiyor. ‘E her şehir için böyle değil midir kardeşim?’ diyeceksiniz. Valla haklısınız. Ama Milano’da bu bir tık daha fazla.

Biz, insanların ihtiyacından fazlasını alma ihtiyacı hissetmesini anlamayan bir çift olarak, Milano’da kendimizi ‘modanın merkezinde’ hissetmedik fakat yine de sokaklarında gezinmekten, fotoğraf çekmekten ve müzelerini gezmekten keyif aldık. Son günümüzü de Como’da geçirerek güzel bir kapanış yaptık. Bu arada bol bol yürüdük, Milano’daki ‘kürklü kadın’ bolluğundan bahsettik ve bol bol yedik. O yüzden de şunu diyebiliriz ki; evet Milano mükemmel bir şehir değil fakat güzel sokaklar ve iyi giyimli insanlar görmek kimseye zarar vermez 🙂 Kısacası birkaç gün vaktiniz varsa Milano’ya gidip keyfini çıkarabilirsiniz.

O zaman gelelim detaylara!

Ne Zaman Gidilir ve Nasıl Gitsek ve Pahalı mı?

Pahalı. Nokta. 🙁  Maalesef Milano gerçekten de pahalı bir şehir ve doğası böyle. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; Milano en baştan, ‘modanın ve lüksün kalbi’ bir şehir olarak dizayn edildiği için şehirde restoranlar, taksiler ve oteller gerçekten pahalı. Ama ucuza yemek yiyebileceğiniz lokal yerler tabii ki var ve ‘dersinizi iyi çalışıp giderseniz’ ucuza yemek ve içmek pekala da mümkün. Kahvecilerin ve tatlıcıların fiyatları ise Avrupa’nın geneliyle aynı. Bunun yanında toplu taşıma fiyatları ve müze giriş ücretleri de ‘normal’. O yüzden Milano pahalı bile olsa, ortalama bir bütçeyle gezmek mümkün. Pahalılığı size korkutmasın.

Havasına gelince; İtalya dediğiniz Akdeniz iklimidir, kışı aşırı soğuk, yazı aşırı sıcak olmaz diye bilinir. Ama gel gelelim Milano oldukça kuzeyde olduğundan havası Almanya’dan hallice diyebiliriz. Kış zamanı gidiyorsanız havanın çok soğuk olabileceğini hesap etmekte fayda var. Diğer mevsimler ise Almanya’nın Yeşiller Partisi’nin son seçim sloganı olan ‘Avrupa’da Bahar Mayısta Başlar’ı hatırlattı bize! Gerçekten de Milano ve türevlerinde (Bkz. Almanya) bahar Mayısta başlıyor ve hava Eylüle kadar normal seyrediyor. Tabii ki yaz zamanı gidiyorsanız bunun turist zamanı olduğunu ve turist zamanının da ‘her şeyin pahalanması’ demek olduğunu söyleyip sizi üzmeyeceğiz!

Uçak alternatiflerine gelince, hazırsanız size kısa bir korku hikayesi anlatıyoruz; Bergamo Havaalanı! Pegasus ve diğer Avrupa menşeili ‘low cost’ havayolları bu havalimanına iniyor ve bunu söylemezsek içimizde kalır, burası dünyanın en iğrenç havaalanı! Gelirken bunu pek farketmedik fakat dönerken havaalanında rezillik üstüne rezillik yaşadık ve bizim gibi onlarca yolcu uçağa saçını başını yola yola bindi. Online check-in yapmamıza ve valizimiz olmamasına rağmen ‘check-in’ sırasında tam 2 saat bekletilmemiz mi dersiniz, Avrupa’da bütün havaalanlarının kabul ettiği tripodumuzu uçağa sokmamalarını mı dersiniz, havaalanındaki Pegasus çalışanlarının tuhaflığı mı dersiniz artık ne derseniz deyin, bir daha bu havaalanına gelmemeye kararlıyız! Siz de bizim gibi ‘el mahkum’ buradan dönüyorsanız, dönüş uçuşunuzdan en az 2 saat önce havaalanında olmaya dikkat edin ki, Pegasus çalışanının ‘aşırı yavaşlığından’ ötürü uçağınız falan kaçmasın. Bu havaalanından şehre inmek 1 saat sürüyor ve hemen çıkışta otobüsler var. Tek yön 5 Euro civarı. Önceden bilet almaya gerek yok, zaten alsanız da yanınıza çıktısını almadıysanız sizi otobüse sokmuyorlar. Telefondan göstereyim bileti derseniz de kabul etmiyorlar. Yeterince sövdüysek diğer havaalanına geçelim.

Milano’nun ‘normal’ havaalanı Malpensa, THY ile uçuyorsanız ineceğiniz havaalanı. Buradan da şehir merkezi 1 saate yakın sürüyor ve yine havaalanı servisleri var hemen çıkışta. Önceden almanıza gerek olmadan, 5-6 Euro’ya bilet alıp ilk kalkacak otobüse binebiliyorsunuz. Malpensa Havaalanı da Bergamo Havaalanı da Milano şehir merkezine uzak, bu yüzden ortada hayati bir durum yoksa(!) taksilerden uzak durmanızı tavsiye edelim. İki havaalanından da şehir merkezi yaklaşık 100 Euro civarı tutacaktır.

Navigli
Konaklama:

Milano konaklama şeçenekleri bol ama aynı zamanda diğer İtalya bölgelerine göre pahalı bir şehir. Eğer bütçeniz uygunsa konaklama için Brera veya Navigli bölgelerini seçebilirsiniz. Bu bölgelerden hem gezilecek her yere yürüyerek ulaşabilirsiniz hem de Duomo ve çevresi kadar pahalı olmayacaktır. Biz geziyi son anda planladığımız ve gezi Christmas zamanına denk geldiği için otel fiyatları çok pahalıydı. Milano merkez tren istasyonuna yakın bir otelde kaldık fakat otel çevresinden de otelden de memnun kalmadık.

Şehiriçi Ulaşım:

Aslında Milano düz ayak bir şehir olduğu için şehri yürüyerek dolaşmak mümkün. Ama isterseniz 4,5 Euro’ya 24 saatlik toplu bilet alıp istediğiniz kadar indi bindi yapabiliyorsunuz. Bu 24 saatlik sınırsız kullanım biletini metronun içindeki büfelerden alabiliyorsunuz. Daha pahalı satmaya çalışanlar oluyor onlara dikkat. Tek biniş bileti de 1,5 Euro. Bir de son olarak hatırlatalım, Milano’da klasik bir Avrupa şehrinden beklenmeyecek derecede trafik var. Eğer bir yere yetişmek için taksiye binecekseniz trafiği hesap etmek iyi olacaktır.

Gezme – Tozma Faslı:

Evet, itiraf edelim; Milano İtalya’nın kalanına göre görsel açıdan zayıf bir şehir. Ama bu demek değil ki Milano eşittir moda ve alışveriş. Şehirde kesinlikle bundan fazlası var. Duomo’su, pizzacıları, müzeleri derken sıkılmıyorsunuz ve zaman bulup Como civarına da giderseniz sizden mutlusu yok. Biz de, gezecek çok yer yok deyip şehre önyargıyla yaklaşmak yerine keyif almaya çalıştık. Gayet de memnun kaldık ve şimdi gezdiğimiz yerleri keyifle yazıyoruz.

Her şehrin bir klişesi vardır, bizde klişelerle başlayalım;

klişe bizim işimiz
Duomo:

Milano profil fotoğraflarının fon malzemesi olan Duomo’dan başlamazsak olmaz. İtalya’nın en büyük gotik tarz klisesi olan Duomo’nun yapımına 13. yüzyılda başlanmış fakat yapım süreci yılan hikayesine döndüğü için yapımı 19. Yüzyıla kadar sürmüş. Duomo’nun ilginç yanı, önce romanesk olarak planlanıp daha sonradan gotik tarza çevrilmesi ve gotik dönem bittikten 300 yıl sonra tamamlanabilmesi-imiş. İtalyan mimarlık tarihçileri bu yüzden Duomo için fake(sahte) gotik diyormuş.

Malum, bizim erkek tarafı mimar, böyle katedral gördü mü hemen tepesine falan çıkmak istiyor. Biz de yine dersimizi çalışıp gittik ve gitmeden önce şuradan biletlerimizi aldık. Milano’nun tepesine çıkmak isterseniz iki alternatif var; asansör ya da merdivenler. Asansörle çıkmak isterseniz biletler bir tık daha pahalı oluyor (biz merdivenle çıktık.) ‘Peki güzel mi, para verip tepesine çıkmaya değer mi?’ derseniz, daha önce Köln’deki Dom Katedrali’ni ya da Barselona’nın ‘Sagra da Familia’sını gördüyseniz illa çıkın diye ısrar edemiyciiz, ama mimariye ilgiliniz varsa ve henüz bu ikisini görmediyseniz sizi kesin etkileyecektir.

Bu koca şehirde ‘yok mu Duomo’dan başka katedral-bazilika falan?’ derseniz, var 🙂 Son Akşam Yemeği’ni görmeye gidecekseniz, hemen yakınında bir ‘Basilica di Sant’Ambrogio’ var. Milano’nun en eski bazilikalarından. Son Akşam Yemeği’ne gidişte veya dönüşte uğrayabilirsiniz.

Emanuele
Galleria Vittorio Emanuele II:

Zamanında Duomo meydanından Milano’nun en ünlü opera binası La Scala’ya daha kolay ulaşmak için yapılmış olan tünel, sonradan aşırı şık ve pahalı mağazalarla kafelerin olduğu bu alışveriş merkezine dönüşmüş.

Şimdilerde dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olarak geçen Galleria Vittorio Emanuele’nin dört koridorunun kesiştiği noktada, yani cam kubbesine denk gelen yerin tam altında, zemine boğa figürlü bir mozaik işlenmiş. Niye özellikle bu figürün Japon turistlerin istilasına uğradığını oradayken anlamamıştık, sonradan öğrendik ki bu figürün üzerinde üç kere dönünce, insanlara bereket getireceğine dair bir inanç varmış.

Sanıyoruz ki içerideki mağazaların ne kadar pahalı olduğunu söylememize gerek yok! O yüzden biz de turist olmanın gereklerini yerine getirip ‘gerekli’ fotoğrafları çekerek ‘La Scala’yı görmeye geçtik.

La Scala:

Duomo’nun sol tarafındaki Galeria Vittorio Emanuelle’in içinden geçince ulaştığınız meydanda karşınıza çıkan opera binası ‘La Scala’ dışarıdan baktığınızda aşırı ihtişamlı durmuyor, tam tersine mütevazi bir yapı olduğunu düşünüyorsunuz. Ama sahnesi İtalya’nın en büyük sahnelerinden biri ve aynı zamanda burası Avrupa’nın en ‘prestijli’ opera salonu olarak kabul ediliyor (zaten burası soylu Milanoluların buluşma yeriymiş).

Burada bir duruma itiraz edeceğiz izninizle. Milano’ya gitmeden önce okuduğumuz gezi yazılarında, La Scala’yla ilgili ‘burada opera biletleri çok pahalı’, ‘erkenden tükeniyor’, ‘en ucuz bilet 180 Euro’ gibi şeyler yazıyordu. Bizim de burada opera izlemek gibi bir niyetimiz yoktu açıkçası ama bilet fiyatlarına bir bakalım dedik ve gördük ki 25 Euro’ya bile opera bileti var. 25 Euro’ya aldığınız bilet en arka ‘zone’ bileti oluyor ve biraz ‘ucuz etin yahnisi’ izliyorsunuz ama öyle denildiği gibi uçuk fiyatlara mahkum değilsiniz ve 1 ay sonrasına bile opera bileti bulmak mümkün. Öyle 3-4 ay önceden almak gerekmiyor. Bu açıdan, eğer operaya ilginiz varsa ucuza bilet alma şansınızı şuradan deneyebilirsiniz.

İsa’nın ayağına kapı açanın kafası?
Santa Maria Delle Grazie – Son Akşam Yemeği (L’ultima Cena):

Geldik ‘Son Akşam Yemeği’ni görme faslına! Hikayeyi biliyorsunuzdur; Da Vinci, ‘Son Akşam Yemeği’nde İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle yediği son akşam yemeğini çiziyor ve eser bir ‘tablo’ değil, Santa Maria Klisesi’nin yemekhanesinin duvarında bulunuyor. Yani aslında bir fresk.

Buraya gitmeye kararlıysanız biletleri önceden internetten almanız gerekiyor. Özellikle yaz zamanları turist akınından dolayı biletler 1 ay önce bile tükenebiliyor ve bildiğiniz karaborsacılara(!) kalıyorsunuz. İtalyanlar da bizim gibi ‘ticari zekalı’ insanlar oldukları için, ‘official’ bilet sitesindeki biletleri önceden alıp, bilet günü kapıda ya da internette iki katına satabiliyorlar. Son Akşam Yemeği’ne bilet almak isterseniz, tek resmi site burada, buyrun 🙂 Eğer bu yazıya Milano’ya gitmeden kısa sure önce denk geldiyseniz de her şeyin sonu değil. Kiliseye sabah erkenden gidip şansınızı deneyebilirsiniz. Bazen bilet alıp da gelmeyenler oluyor ve onların yerine son dakika gelenleri alabiliyorlar. Bir de eğer Avrupa’da bir sanat okulunda öğrenciyseniz bilete para ödemiyorsunuz (Umut’a bilet ücretsiz olunca pek sevindik de).

Eseri görmeden önce bir-iki detayı okursanız daha zevkli geziyorsunuz. Hap hap hemen yazalım;

Santa Maria Delle Grazie kilisesi, Da Vinci’den böyle bir eser yapmasını teklif etmiş ve Da Vinci de bunu kabul ederek 1495 – 1498 yılları arasında kilisenin yemekhanesinin duvarında bu eseri tamamlamış.Yani eser aslında 3 Metreye – 5 Metre civarında bir ‘fresk’. Eser II. Dünya Savaşı sırasında iyi korunduğu için zarar görmemiş ama eserde kullanılan teknik, boya ve nem sebebiyle epey zarar görmüş.

Fresk yapıldığı dönemde, eserin yapıldığı duvarın arkasında manastırın mutfağı varmış ve eser daha Leonardo hayatta iken nem nedeni ile bozulmaya başlamış. Yıllarca sayısız restorasyon geçirdikten sonra Papazlar artık ‘bu fresk adam olmaz’ diyerek, mutfağa geçmek için eserin tam orta alt kısmına bir kapı yapıvermişler ve şu an eserin ortasında İsa’nın ayaklarında denk gelen kısımda koca bir kapı var!

Söylenenlere göre, en kötü restorasyon sonuncusu olmuş ve düzeltelim derken iyice bozmuşlar. Örneğin bir havarinin eli, restorasyon sonucu bir somun ekmeğe dönüşmüş! Neyse, ne yapalım kısmet! Hele bizde şu fotoğraftaki gibi örnekler varken.

Eserle ilgili teorilere hiç girmeyeceğiz (zaten anladığımız da yok) ama Leonardo’nun eseri bitirme hikayesi hoşumuza gitti. Paulo Coelho ‘Şeytan ve Genç Kadın’ kitabında şöyle anlatıyor;

‘Leonardo bu eserde, iyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Bir gün koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birisini İsa tasviri için model olarak kullandı. Aradan 3 yıl geçtikten sonra eseri ‘neredeyse’ tamamlamıştı ama bir türlü ‘yahuda’ için kullanacağı modeli bulamamıştı. Kilise, bir an önce bitirmesi için baskı yapınca, sokaklarda gezerek model aramaya başladı. Günlerce aradıktan sonra paçavralar içinde, sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırımda yatan bir adam buldu. Yardımcılarına söyleyip bu adamı kiliseye taşıttı ve bu adama bakarak Yahuda’yı çizmeye başladı; Çünkü adamın yüzünde inançsızlığı, günahı ve bencilliği görmüştü. Leonardo işini bitirdiğinde, sarhoş adam yavaş yavaş ayılıyordu ve şaşkınlık, hüzün dolu bir yüzle ‘bu eseri daha önce gördüğünü’ söyledi. Leonardo ‘ne zaman’ diye sorduğunda ise, ‘üç yıl önce’ dedi, ‘elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum ve pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.’

‘İyi ve kötü’nün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır.’

Museo del Novecento

Museo del Novecento:

Duomo Meydanı’nın hemen yanındaki bu 5 katlı müzede İtalyan ağırlıklı 20. yüzyıl eserleri sergileniyor. Girişi 10 Euro ve sanat öğrencilerine indirimli. Açıkçası biz pek keyif alamadık. Hem sergiler iyi düzenlenmemişti hem de modern sanat kısmı o kadar ‘modern’di ki, zerre anlamadık.

Neyse canım, belki bize hitap etmemiştir. Dimi? Bu arada önceden bilet almanıza gerek yok, kapıda bilet alabiliyorsunuz.

Pinacoteca di Brera (Brera Resim Müzesi):

İşte burayı sevdik! Milano’nun Brera bölgesinde bulunan bu resim galerisinin koleksiyonları arasında Raphael, Caravaggio ve Titian gibi ünlü İtalyan sanatçıların eserleri var ve Fatih Sultan Mehmet’in meşhur portesini yapan ressam Bellini’nin en ünlü eserleri de burada. Bu yüzden de kimisi ‘İtalya’nın Louvre’u diyor.

Girişi 10 Euro. Eğer kısıtlı zamanınız varsa Museo del Novecento’yu es geçip buraya gelebilirsiniz.

Castello Sforzesco:

Bir Avrupa şehrini ‘kale’siz düşünemezdik. Burası da Milano’nun kalesi. Doğu Bloku ülkeleri mimarisine benzeyen bu kalenin içinde aynı zamanda bir sürü müze var ve giriş ücreti 5 Euro. Zamanınız varsa hem müzelerini hem de arka tarafındaki Sempione Park’ı gezebilirsiniz. Burası Milano’nun en büyük parkı ve yaz zamanları çok kalabalık oluyormuş. Biz Milano’ya Aralık ayında hava sıfır (0) dereceyken gittiğimizde bile gezen tozan, koşan, barfiks çeken o kadar çoktu ki, yaz zamanını düşünemedik.

Neyse, sonuçta parklar her zaman güzeldir. Biz de park-bahçe-sever blog olarak çok sevdik. Yazın ve hava güzelken gitseydik daha çok severdik orası ayrı.

Colonne di San Lorenzo:

San Lorenzo Bazilikası’nın hemen önündeki bu kolon ve onun da önündeki meydanlar, Milano’daki öğrencilerin uğrak mekanı. Milano’da 8 tane üniversite var, ne kadar çok öğrenci olduğunu siz düşünün! Polis meydanı belli bir saatten sonra boşalttırıyormuş fakat o saate kadar gençler çalgılı çengili eğleniyor. Biz yine soğuk havada gitmemize rağmen meydan kabalıktı.

Brera Bölgesi:

Milano’da tarihi yapılardan çok, sokaklarda gezerken keyif aldık demiştik. İşte Brera bölgesi de bizim için Milano’nun en keyifli bölgesi. Dar sokaklar, sağlı sollu butik kafeler, üçüncü dalga kahveciler ve ‘happy hour’ yapabileceğiniz(bu kısma değineceğiz) restoranlarla dolu. Onun dışında küçük butikler, lüks dükkanlar ve marketler de burada. Zaten en başından yürümeye başlıyorsunuz, dükkanlara girerek çıkarak, yorulduğunuzda bir kahve içip dinlenerek zaman geçiyor. Kısacası sevdik seni Brera.

Navigli’de akşam
Navigli:

Navigli de bir diğer ‘en şirin’ Milano bölgesi. Özellikle iş çıkışı saatlerinde gençlerin ve öğrencilerin akın ettiği Navigli, daha çok kanal etrafına kurulmuş kafeler, sanat galerileri ve ‘aperativo’cularla dolu. Milano’nun en sevimli köşelerinden diyebiliriz.

Aperativo’ tam olarak ne oluyor derseniz, şöyle ki; İtalyanlarda da bizdeki gibi içki içerken atıştırma kültürü var ve biz nasıl fındık fıstık yiyorsak onlar da ‘aperativo’ yiyor. Navigli’deki çoğu mekanda yemek yemek gündüz pahalı bir aktiviteyken, akşam 6 gibi mekanlarda ‘happy hour’ başlıyor. Her mekanın ‘happy hour’ tarzı farklı oluyor. Kimi mekan içkinin yanına atıştırma tabağı veriyor, kimisi ise açık büfe yapıyor siz gidip alıyorsunuz. Açık büfe varsa genelde zengin çeşitli oluyor. İtalyan mutfağını sevdiğimiz için bu açık büfe işini biz çok sevdik! Ayrıca yaz zamanları gençler kanal boyunca ellerinde içkileriyle de güzel güzel takılıyorlar. Akşam yemeğinizi Navigli’de bu şekilde yerseniz hem ucuza geliyor hem de lokallerin arasına karışmış oluyorsunuz. Eh bu kadar övmemizden anlamışsınızdır ki, biz de akşam yemeklerimizi burada yedik!

Yeme-İçme Faslı:

Geldik ev sevdiğimiz kısma! Uzun zaman görüşemediğimiz arkadaşlar şimdilerde bizi görünce ‘evlilik size yaramış, kilolanmışsınız’ falan diyor, sanırım bize evlilik değil bu geziler yaradı(!). Böyle deyince kimse inanmasa da, hakikaten Milano’da aşırı yürümemize rağmen kilo almayı başardık. Nasıl mı? İşte sırrı….

Pizza AM:

Pizza AM, Milano’nun en ünlü pizzacılarından ve her daim önünde deliler gibi bir kalabalık oluyor. Eğer ‘Milano’ya kadar geldik, nerede pizza yesek?’ diye düşünüyorsanız burayı deneyebilirsiniz. Hem o kasıntı turist kazığı restoranlardan değil, hem de pizzaları gerçekten lezzetli. Siesta zamanında kapalı olduğunu hatırlatalım. Yedik gitti!

ev yapımı marmelat ve kahve
Pave:

İtalyanlar yemeyi içmeyi en az bizim kadar sevse de, bizim gibi bir zengin-uzun kahvaltı yapma kültürleri yok. Kahvaltıda genelde kahve içip yanında da atıştırmalık tatlılar yemeyi tercih ediyorlar. Hatta üniversite döneminde aynı evde kaldığımız İtalyan bir arkadaş kahvaltıda sucuk görünce çok şaşırmıştı. ‘İnsanın midesi sabah sabah sucuk yemeyi nasıl kabul eder!?’deyip duruyordu. Vallahi çok güzel ediyor(!) Neyse biz konumuza dönelim, Burası Milano’nun en ünlü kahvaltıcısı ve iki tane şubesi var. Sabahları biraz tıklım tıklım olsa da, kahveleri ve ev yapımı marmelatları çok güzeldi. Kahveler 2-3 Euro, sandviçler ise 4-5 Euro civarı. Pave’yi kahvaltı için güzel bir mekan olarak aklımıza kazıdık. Eğer burada yer bulamazsanız Mint Garden Café’yi de deneyebilirsiniz. İkinci gün kahvaltımızı burada yaptık ve yine sevdik.

Spontini:

Eğer öğle yemeğini ayakta bir şeyler atıştırarak geçiştirmek isterseniz, her yerde şubesi olan ‘Spontini’yi deneyebilirsiniz. Dilim pizzaları 4 Euro civarı ve 3 çeşit pizzası var. Sokakta atıştırmak için ideal.

La Ringhiera:

Navigli’de nerede yesek derken burası karşımıza çıktı ve ‘happy hour’ olduğu için yukarıda bahsettiğimiz gibi ‘aperativo’ yapmış olduk. Açık büfe atıştırmalık + büyük kadeh şarap 8 Euro’ydu. Atıştırmalık derken, açık büfede sadece cips, kuruyemiş değil sıcak yemekler, salatalar, italyan makarnaları ve tatlılar da vardı. Milano’nun fiyat ortalamasını düşününce, bu şekilde ‘aperativo’ yapmak gerçekten ucuz oluyor. Happy Hour genelde akşam 6 gibi başlıyor. Navigli’de akşam yemeği için burayı düşünebilirsiniz.

Tongs:

Tongs yine Navigli bölgesinde daha çok öğrencilerin ve lokallerin takıldığı bir mekan. Aperativo saatlerinde tıklım tıklım olsa da, içeride çirkin bir kalabalık yok. İnsanlar ellerinde içkileriyle takılıyor, sohbet ediyor, atıştırıyor. Biz de gençlere uyup yedik içtik ve sohbet ettik. Keyifli bir mekan olduğu için kesinlikle önerebiliriz.

Mag’ın ‘cool’luğu
Mag Café:

Burası Navigli’nin ‘cool’ barlarından. Akşamları ‘happy hour’ yapanlarından değil de daha şık ‘cozy’ olanlarından. Biralar 5 Euro civarı, kadeh şaraplar ise 6 Euro. Kokteylleri de güzel fakat Navigli’deki çoğu mekana göre biraz pahalı. Biz Mag Café’nin ortamını sevdik, içeride gençler flörtleşiyor, çiftler romantizm yaşıyor falan. Linç kültürü olmayan toplumlarda gençlerin ne kadar rahat olduğunu görünce insan gerçekten kıskanıyor (yine laf soktuk galiba).

Botega
Botega Caffe Cacao:

Brera bölgesindeki Botega tam bir konsept kahveci. Değişik tariflerle hazırladıkları çeşitli kahveleri ve tatlıları var. Brera’da kahve molası vermek isterseniz burayı deneyebilirsiniz.

10 Corso Como:

Gitmeden önce 10 Corso Como’yla ilgili çok tavsiye almıştık. Hem kafe olarak hizmet veren hem de tasarım ürünler satan bu mekanı çok turistik olduğundan mıdır yoksa büyük beklentiyle gittiğimizden midir bilinmez beğenmedik. Ama bu sizin beğenmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Deneyebilirsiniz.

Kısa Kısa:

Panzerotti şekli ve hamuru bizdeki ‘çiğ börek’ gibi olan bir İtalyan hamur işi. Milano’da ‘panzerotti’ denemek isteyen turistler de ‘Luini’ isimli mekana akın ediyor. Akın ediyor derken ciddiyiz(!). Önünde o kadar devasa bir sıra vardı ki hiç girişmedik. Kendimizi de ‘her gördüğümüz şeyi yersek ohoo’ şeklinde teselli ettik.

Vejeteryansanız ‘Flower Burger’ sizi mest edecektir. Bir öğle yemeğini de burada yedik, tesadüfen keşfetmemize rağmen bayıldık.

Brera’da bir de ‘Moleskine Café’ var. Defter markası olan meşhur ‘Moleskine’in cafesi. Biz Moleskine’i İtalyan markası sanıyorduk, Fransız’mış. Bu da ek ve gereksiz bir bilgi olabilir.

California Bakery: Tatlıları efsane.

3 Dino: İşte burası Milano’da ‘ah zengin olsak hepsini alsak’ dediğimiz bir 3 boyutlu maket dükkanı. İlginiz varsa mutlaka içini gezin.

Frida Bar’ın duvarı

Frida Bar’ın hemen yanında bir posterci var. Şu an adını hatırlayamadık ama oradan 5 Euro’ya çok güzel bir poster aldık. Hediyelik için düşünüyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Dondurma yemek isterseniz, en ünlü yeri ‘Cioccolati Italiani’-imiş. Biz gittiğimizde hava sıfır derece olduğu için denemedik.

Zamanımız kalmadığı için Milan Natural History Museum’a gidemedik. İlginizi çekebilir.

Ve tabii ki Como’yu da unutmadık!

Como:

Milano gezimizin en güzel yanı bizim için Como’yo gitmek oldu. Como, ismini şehri çevreleyen Como Gölü’nden alıyor ve bu gölün bir ucu İsviçre’ye kadar dayanıyor. Milano’dan trenle 45 dakikada Como’nun liman bölgesine ulaşabiliyorsunuz. Biz de durur muyuz, gezinin son gününü Como’ya ayırdık!

Como’nun sokaklarında kendinizi kaybetmeniz garantili

Milano Merkez Tren İstasyonu’ ve ‘Garibaldi’ istasyonlarından yarım saate bir Como’ya tren kalkıyor. Bilet ücreti tek yön 4,5 Euro. Aşırı yoğun bir sezon değilse önceden bilet almanıza gerek yok. Biletinizi bu tren istasyonlarındaki bilet gişelerinden alabilirsiniz. Tren Como’ya gelince ‘Como S. Giovanni’ istasyonunda inerseniz, 5 dakikada Como’nun merkezine yürüyebilirsiniz.

Como’ya vardığınız anda ruh haliniz değişiyor. Bir kere çok huzurlu bir şehir. Milano’nun yoğun insan kalabalığından sonra burada içiniz huzurla doluyor. Eğer burada kalma planınız yoksa, sabah erkenden gidip akşama kadar şehri bitirebilirsiniz. Evet burası dünyanın 7. Harikası değil belki ve Como Gölü de bir doğa harikası değil, ama şehir o kadar sakin ve güzel ki. Dar sokakları, butik kahvecileri, manzaralı göl evleri çok güzel. Burayı Milano’dan daha çok beğendiğimizi söyleyebiliriz.

Milano’da genellikle İtalyan zenginler oturuyor demiştik, Como’da da ‘multi-milyonerler’ yaşıyor. Hatta George Clooney’in de burada bir evi varmış. Bir de araştırırken karşımıza çıktı, diktatör Mussolini Como’da bir dağda öldürülmüş.

Göl etrafında 1-2 saatlik tekne turu yapabiliyorsunuz. Biz zamanımızı şehirde geçirmek istediğimiz için yapmadık. Bir de meşhur teleferik var. Şehri kuşbakışı görmek isterseniz teleferiğe biniyorsunuz ve şehrin tepesine kadar çıkıyor. Kişi başı gidiş-dönüş 6,5 Euro. Teleferikle şehrin tepesine çıkmayı sevdik, ama bizim için şehrin kendi halindeki sokaklarını gezmek en güzeli oldu.

Como’da öğle yemeğimizi ‘El Merendero’ isimli lokal bir lokantada yedik. Çeşit çeşit yemek menüleri var ve fiyatlar uygun. Kesinlikle deneyebilirsiniz. ‘Instant Coffee’ de de kahve içtik ve tatlı yedik. Burasını da aynı şekilde beğendik.

Instant Coffee

Como’nun güzelliğinin yanında bir de Christmas zamanına denk geldiğimiz için sokaklar çok güzel süslenmişti, akşam olunca şehir meydanında gösteriler başladı.

Nitekim biz Como’yu çok sevdik. Milano’dan daha çok sevdik. Gezimizin son gününü Como’da geçirdiğimiz için de çok memnun olduk.

Milano gezimiz özetle ‘yeme-içme-yürüme-uyuma-yürüme-yeme’ döngüsünde geçti. Gitmeden önce o kadar çok olumsuz yorum okumuştuk ki, az bir beklentiyle gittik. Ama bol bol yürüyerek, üçüncü dalga kahveciler deneyerek, müzeler gezerek keyfini çıkarmayı başardık. Aklımızda da güzel kaldı. Bu seferlik de böyle olsun!

Bir kez daha ‘gittik-gezdik-yazdık’!

Sevgiler.

Biz Instagram’da ve Facebook’ta da varız ve bekleriz.

https://www.instagram.com/yoldabiblog/

https://www.facebook.com/yoldabiblog/

Christmas marketsiz olmazdı.

 

1 thought on “Milano ve Como Gezi Rehberi”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir