Close
Bruges Gezi Rehberi – Gerçekten Kuzeyin Venedik’i mi?

Bruges Gezi Rehberi – Gerçekten Kuzeyin Venedik’i mi?

Bruges Gezi Rehberi

Yaza, askılılara ve şortlara bürünmeye 3 kala, Avrupa’da ‘Paskalya Tatili’ oldu ve biz de tahmin edersiniz ki, yerimizde duramadık! Aslında Almanya’nın mesire mekanı olarak geçen Bodensee’ye gitmeyi planlıyorduk fakat son gece fikir değiştirdik ve Brüj’a tren bileti aldık! Hatta o kadar anı gittik ki, Brüj’a gitmeden kesinlikle izlenmesi önerilen ‘In Bruges’ filmini bile izleyemedik, galiba biraz tembellik de var, döndükten sonra da izlemedik.

Brüj Gezi Yazımızı yazmadan önce, en çok kafamıza takılan ‘Yahu bu şehrin adı tam olarak hangisi!?’ oldu. ‘’Bruges’’ fransızcası, ‘’Brugge’’ flemekçesi-imiş. Biz anlatmaya kendi dilimizdeki versiyonu ‘Brüj’ olarak devam ediyoruz. 🙂

Brüj, özellikle son yıllarda aşırı popüler olmuş ve geçen sene 8 Milyon turist ziyaret etmiş. Brüj gibi küçücük bir yer için senede 8 Milyon gerçekten devasa bir rakam. O yüzden, bizim gibi kalabalık bir zamanında giderseniz, şehrin kalabalığının sizi çıldırtabileceğini unutmayın!

Gelelim Brüj’u nasıl bulduğumuza. Tek bir kare fotoğrafı, sayfalarca yazıya denk gelen şehirler vardır, Brüj da öyle bir şehir. Muhteşem kanalları, yeşilliği ve o Ortaçağ havasına kendinizi kaptırıp, şirinlikten ölen evlerini gördüğünüz zaman anlıyorsunuz neden onlarca insan burada evleniyor, balayına geliyor! Sezarın hakkı sezara, çok romantik bir şehir!

Burada eklemezsek olmaz; şehir 12.yüzyılda en güzel zamanlarını yaşamış ve Avrupada ticaretin merkezlerinden biri olmuş. Fakat şimdi bizlerin o ayılıp bayıldığı ve şehire ‘Ortaçağ Havası’ veren Ortaçağ Evleri, meğer aslında geçmişten kalan evler değilmiş. 1980’lerde şehrin büyük bir kısmı ve evler restore edilmiş ve şimdilerde şehrin güzelliğini ve ortaçağ havasını, bu restorasyonun başarısına bağlayanlar mevcut. Bunu duyunca biraz üzüldük ama olsun, biz Brüj’a ‘Kuzeyin Venedik’i demeye devam edeceğiz!

Bahsettiğimiz restorasyonla ilgili bir yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

O zaman biz başlayalım kuzeyin oğlunu anlatmaya.

Nasıl ve Ne Zaman Gidilir?

Brüj’da havaalanı yok. O yüzden en mantıklısı Brüj’un yakınlarında ve havaalanı olan bir şehre gidip, hatta mümkünse o şehirde de biraz zaman geçirmek oluyor. Brüj’a en yakın havaalanı Brüksel’de ve Brüksel – Brüj arası trenle yaklaşık 1 saat sürüyor. Tren fiyatı da tek yön 15 Euro civarı. Haftasonu bileti alırsanız, yani diyelim ki, Cumartesi gidip Pazar günü dönerseniz kampanya biletlerden faydalanıp 15 Euro’ya gidip-gelebiliyormuşsunuz ama bu indirim her dönemde geçerli mi tam bilmiyoruz. Başka Avrupa şehirlerinden Brüj’a tren ve otobüs seçeneklerini öğrenmek için bu siteyi kullanabilirsiniz.

Onun dışında Amsterdam’a gidip oradan araba kiralayarak da Brüj’a yaklaşık 3 saatte ulaşabilirsiniz. Hatta araba kiralarsanız, Brüj’a 45 km mesafedeki bir diğer ‘değeri az bilinen Avrupa şehirleri’ şehri Gent’e uğrayabilirsiniz!

Onun dışında tabii ki Paris’ten yahut Rotterdam’dan da Brüj’e düzenli olarak trenler kalkıyor ama Avrupa’nın genelinde, hızlı trenlerin uçaktan daha pahalıya geldiğini hatırlatmakta fayda var. En son baktığımızda, yaklaşık 3 saat süren Paris –Brüj hızlı treni tek yön 95 Euro’ydu (öh)!

Biz artık 2. yılın sonunda ‘Avrupada şehirlerarası ucuz gezme uzman çavuş’ mertebesine ulaştığımız için, Frankfurt’tan otobüse atladık ve 7 saat sonra Brüj’daydık.

Brüj oldukça minik bir şehir olduğu için toplu taşıma kullanmanıza gerek kalmıyor, zaten sokakları çok güzel olduğu için kullanmak da istemiyorsunuz. Trenle gelecekseniz, tren istasyonu şehre çok yakın olduğu için yürüyerek şehir merkezine ulaşabiliyorsunuz ve oradan da her yere yürümek çok kolay. Bisiklet kiralayıp şehri bisikletle gezenler de varmış ama biz gittiğimizde bisiklet kiralamış olanlar sadece acı çekiyordu. Şehir o kadar kalabalıktı ki, bisikletlilere yer kalmadığı için herkes bisikletini eline almış yürüyordu. 2 teker sevdamıza rağmen, Brüj’da bisiklet kiralamayı hiç düşünmedik.

Brüj’a ne zaman gidilir değil ama ne zaman gidilmez onu söyleyebiliriz a dostlar!! Paskalya tatilinde gidilmez! Şaka bir yana, biz paskalya tatilinde gittiğimiz için, şehir aşırı kalabalıktı ve bu kadar kalabalık da bizi biraz yordu açıkçası. Tabii ki otel fiyatlarının bu dönemlerde yaklaşık 3 katına çıkması da ayrı. Onun dışında, soğuk havada gezmekle bir sorununuz yoksa kışın gitmek, hem otel fiyatlarının daha uygun olması hem de karlı havaya denk gelirseniz, şehrin kartpostal karesine döndüğünü görmek açısından mantıklı olabilir. 🙂 Tabii ki, Brüj bir hayli kuzeyde olduğu için, kış zamanı havaların eksilerde seyredebileceğini de unutmamak lazım.

Hatta ve hatta işin özü şu; Brüj küçücük ve yılda 8 milyon turist alan bir şehir, yani ne zaman gitseniz kalabalık olacak, o yüzden ne zaman uygunsanız o zaman gidin, olsun bitsin! Bir de Pazar günü gidiyorsanız, şehirde çoğu yerin kapalı olacağını unutmayın. 🙂 Klasik Avrupa.

Konaklama ve Pahalılık:

Brüj çok küçük bir şehir olduğu için, oteller genelde ‘Old Town’ bölgesinde yoğunlaşmış. Son dakikaya bırakmazsanız da, bu bölgede gayet uygun fiyatlı, düzgün oteller bulabiliyorsunuz, yani Brüj’un pahalılığından korkmanıza gerek yok. Tabii ki çok lüks ve pahalı oteller var ama bizim ilgi (ve bütçe) alanımıza girmediği için o otellerle ilgili bir yorum yapamıyoruz. Internetten otel arattığınızda en güzeli ‘Historical Centre of Brugge’ye olan mesafesine bakmak ve gözünüze kestirdiğiniz ve puanı düşük olmayan bir oteli seçmek olabilir. Biz Guesthouse Orchid’de kaldık ve memnun kaldık. Paskalya, Noel gibi özel bir zamanda gitmiyorsanız gecelik oda başı fiyatları da gecelik 60 Euro civarı. 4 kişi gidiyorsanız AirBnb’den ev tutmak daha uyguna gelebilir, bunu da yazmazsak içimizde kalırdı!

Gitmeden okuduğumuzda Brüj için genelde ‘tek günlük şehir’ demişlerdi ama bu aslında sizin şehri nasıl gezdiğinizle ilgili. Tabii ki günübirlik gelenler, şehrin önemli yapılarını gezmeyi, tekne turunu ve meşhur biracıları gezmeyi bir güne sığdırabilir ama zamanınız varsa Brüj kesinlikle 2 günü hak eden bir şehir. Kır direksiyonu en yakın müzeye, gez şehrin bütün müzelerini demiyoruz ama Brüj’da keyif yapacak o kadar çok biracı, dondurmacı ve wafflecı var ki, sırf bunları yiyip-içmeye bile iki gün ayırabilirsiniz. Biz iki gün kalıp, artı iki (2) kiloyla eve döndük. Bunu nasıl başardığımızı yeme-içme konusunda detaylıca anlatacağız.

Pahalılık konusuna gelince; Brüj’a dersimizi çalışıp gittik ve ucuz yemek yenecek mekanları, bira mekanlarını falan araştırıp gittiğimiz için, ‘tourist trap’lara hiç denk gelmedik. Böylece yeme-içme olayını son derece uyguna halletmiş olduk. 2 tane müze gezdik ve ikisinin de girişi ucuzdu. Son olarak da toplu taşıma kullanmadığımız için, cebimizden ‘bot turu’ hariç hiç ekstra para çıkmadı. O yüzden de Brüj bizim için pahalı bir gezi olmadı. Fakat tam meydandaki restoranlara menüsünü incelemeden girerseniz, ya da şehirde fayton turu yaparsanız(ki buna karşıyız) ya da oteli son dakika ayarlamak isterseniz, gezi size pahalıya patlayabilir! Onun dışında korkacak bişey yok, Brüj bizce abartıldığı kadar pahalı bir Avrupa şehri değil, pahalı opsiyonları bol olan ama yanında ucuz yeme-içme opsiyonları da sunan bir şehir olarak düşünebilirsiniz.

Ha bir de, bu şehirde herkes tok satıcı. Dükkanlar ve restoranlar gerçekten akşam 6’da kapanıveriyor ve siz 12’ye kadar açık sınırlı sayıda barla yolunuza devam ediyorsunuz. Diyeceğimiz o ki, Brüj’dayken akşam yemeğinizi zamanlıca yiyip, waffleları zamanlıca mideye indirin ve 6’dan sonraya bira içme dışında pek aktivite bırakmayın!

Gezme Faslı:
Markt Meydanı:

Avrupa’nın her şehrinde mutlaka bir meydan ve etrafında da ‘tourist trap’ restoranlar vardır ya, işte burası da Brüj’un meydanı! Fakat itiraf etmeliyiz ki, meydandaki evler ve meydanın havası her ne kadar ‘ortaçağdan kalma’ ve ‘romantik’ olsa da, meydanın tam ortasına yerleştirilen ve kabak gibi durmuş o atlıkarınca ve etrafındaki patatesçiler, meydanın havasını bozmuş ve üstüne de turist kalabalığı eklenince, meydanın çok esprisi kalmamış. Ayrıca, faytonla şehir turu yapmak isterseniz de, faytonların kalkış noktası bu meydan. Biz faytonlara genel olarak karşı olduğumuz için fayton turu yapmadık ve bu meydanı ‘başlama noktamız’ olarak kullanarak, düzenli olarak içinden geçtik!

Markt Meydanı’nda ‘Historium’ isimli müzemsi bir bina varmış ve burada Brüj’un tarihini dinleyebiliyormuşsunuz fakat hakkında güzel hiç bir yorum duymadığımız için Historium’u da pas geçtik.

Belfort'tan

Belfry of Bruges (Belfort Kulesi):

Belfort, Brüj’un meşhur çan kulesi ve aynı zamanda Brüj’a tepeden en güzel şekilde bakmak isterseniz de, 10 Euro karşılığında terasına çıkıp Brüj’u izleyebiliyorsunuz. İçeride doğal olarak asansör yok ve tepeye çıkana kadar 366 basamak çıkmanız gerekiyor. Brüj’un çok güzel bir manzarası var ama kişi başı 10 Euro vermeye değer mi siz karar verin. 🙂 Biz artık her şeye laf ediyormuş gibi olmasın diye, 10 Euro verdik ve çıktık!

Basilica of the Holy Blood (Kutsal Kan Kilisesi):

Belfort Kulesi’nden biraz ilerleyince, Brüj’un bir diğer meydanı ‘Burg Meydanı’na geliyorsunuz. Bu meydanda böyle köşeye sıkışmış gibi duran bir kilise var, işte o Brüj’un meşhur Kutsal Kan Kilisesi.

Rivayete göre, zamanında İsrail’den üzerinde İsa’nın kanı olan bir bez parçası bir fanusun içinde bu kiliseye getirilmiş ve o zamandan bugüne fanus hiç açılmamış. Kilisenin de adı ‘Kutsal Kan Kilisesi’ olmuş. Kiliseye giriş ücretsiz ve ‘bez’ günün belirli saatlerinde ziyaretçilere gösteriliyormuş. Kiliseyi gezdik fakat ‘bezi görme şerefine’ nail olamadık maalesef (!) Artık başka sefere… Bir de 4 Euro vererek Kilisedeki ‘Hazine Odası’nı gezebiliyorsunuz.

St. John's'un bahçesi

St. John’s Hospital ( St. John’s Hastanesi):

11. Yüzyılda yapılan ve kullanılmaya başlanan St. Johns Hastanesi, tam 1970’lere kadar hastane olarak kullanılmaya devam etmiş. 1970’lerde kapatıldıktan sonra da müzeye dönüştürülmüş. Hastanenin gerçekten de çok güzel bir binası ve bahçesi var. Müzesi de, Pazartesi hariç her gün 09:30 – 17:00 arası açık ve girişi 8 Euro.

kendisi meşhur "Madonna", hani Sabahattin Ali'nin hayat hikayesini yazdığı(!)

Church of our Lady:

Hemen hastanenin yakınındaki bu kilise de, Brüj’un ziyaretçi akınına uğrayan yerlerinden, çünkü kilisenin müzesinde, Michelangelo’nun İtalya dışında bulunan tek eseri olan (kendisi 200cm boyutunda bir mermer heykel esasen) ‘Madonna and Child’ bulunuyor. Eser 1700’lerin sonralarında Belçika’ya getirildikten sonra iki kez ülkeden çıkartılmış ama Belçikalılar II.Dünya Savaşı sonrası eseri tekrar ülkeye getirmeyi başarmışlar.

Müze haftanın her günü 09:30 – 17:00 arası açık ve girişi 6 Euro (Pazar günleri 13:30’da açılıyormuş). Müzeyle ilgili en büyük eleştiri ise, eserin çok uzaktan gösteriliyor olması. Maalesef heykele 15 adımdan fazla yaklaşamıyorsunuz.

Ten Wijngaedre (Beguniage Brugge):

Avrupa’da Haçlı Seferleri sırasında, şehirlerde yalnız ve korunmasız kalmış kadın ve çocukların birarada durup korunabilmesi için köyler kurulmuş ve başlarında kiliseden din adamları bulunurmuş. Bu komplekslere de Beguninage(Flemenkçesi Beginjhof) denirmiş. Hatta burada yaşayan ve rahibe olmayı seçen kadınlara da, özgürlükler tanınırmış ve erkeklerle görüşmelerine izin verilirmiş. Özgürlükten şu güne kadar kime zarar gelmiş ki, değil mi?

Brüj’daki bu ‘Beginjhof’ da yeşilliğin içine kurulmuş Ortaçağ evlerinden oluşuyor ve bir kısmı müzeye dönüştürülmüş ve 17. Yüzyılda ‘Beginjhof’lardaki hayat anlatılıyor.

Biz müzeye girmedik ama bahçesinde bol bol fotoğraf çektik.

Minnewater Park:

Minnewater Park, Brüj’un şirin mi şirin parkı. Özellikle yaz zamanı, insanlar biralarını alıp akşama kadar parkta zaman geçiriyorlarmış. Biz hava biraz soğukken gittiğimiz için parkta bira keyfi yapamadık ama en az 1 saat dolana dolana yürüyüş keyfi yaptık. Parkları seviyorsanız, Minnewater Park’a mutlaka uğrayın. Hava güzelse, hemen yanındaki Carrefour’dan biraları alıp parkta keyif yapmayı unutmayın.

Botla Kanal Turu:

Brüj’a ‘Kuzeyin Venedik’i denmesinin sebeplerinin başında, şehrin aynı şekilde kanallarla çevrili olması. Gitmeden önce kanallarda bot turu yapmak konusunda kararsızdık çünkü bazı Avrupa şehirlerinde tekne-bot turları hiçbir şeye benzemiyor ve dört yanı kapalı teknenin içinde gitmek için 15-20 Euro veriyorsunuz ve tamamen zaman kaybı oluyor. Fakat Brüj’daki tur botları gerçekten çok sempatikti ve gondol-kayık karışımı bir şeydi. O büyük teknelerin soğukluğundan eser yoktu yani! Öyle olunca yarım saati kişi başı 8 Euro olan bu botlara atladık ve şehri bir de böyle turladık. Özet olarak; kesinlikle değdi.

Gördüğünüz gibi Brüj küçük bir şehir olsa da, gezilecek yerleri çok ve yerler birbirine çok yakın olduğu için, zamanınız kısıtlıysa şehri 1 günde de bitirebilir, yok kısıtlı değilse daha yaya yaya, bir müze-bir bira kafasıyla 2 güne de yayabilirsiniz. 🙂 Biz Brüj’da 2 gün geçirdik ve günün yarısını yemek yemeye yarısını da gezmeye ayırdık. 2 gün tam yetti ve sıkılmadan geri döndük. Hatta böyle yazınca farkettik ki, 2 günlük gezinin 1 gününü yemek yemeye(!) ayırmışız.

yeme-içme uzmanı(!)

Yeme – İçme Faslı:

Belçika’nın bizim için en güzel şeyi biraları oldu. Tabii ki waffle-patates ve çikolata da yedik ama herhalde tatlıya çok düşkün olmadığımız için bizi çok cezbetmedi. 2 kilonun en az 1 kilosunu biralar yüzünden aldığımızı düşünüyoruz(!)

Nerelerde yiyip-içtiğimizi de büyük bir özlemle yazalım.

Li o Lait: Normalde kahveci denemeyi seven biz, Brüj’da biraya kayınca, sadece bir kez kahveciye gitmişiz, orası da burası. Sevdik mi? Güzel ama biracıların eline su dökemez.

HEMA: Burası iki katlı bir ‘Drugstore’ aslında ikinci katında, kahvaltı yapabileceğiniz ucuz bir kafeteryası mevcut. Sabah saatlerinde çok güzel krepler ve kruvasanlar çıkıyor. Fiyatları da gayet ucuz. İlk sabah kahvaltımızı burada yaptık. Eğer kahvaltı için sandviç alıp elde yemek isterseniz, Marktplatz’ın oradaki ‘Panos’u deneyebilirsiniz.

De Garre: Brüj’un en ünlü ve eski biracılarından. Menüsünde yüzlerce bira var ve seçme konusunda da size yardımcı oluyorlar. Ayrıca biraların yanında ‘Bruges’ marka bir kaşar atıştırması geliyor ve biz o kaşara aşık olup, eve dönerken de marketten iki kalıp aldık. De Garre’de, burasının kendi yapım birası olan ‘Bier de Garre’yi deneyebilirsiniz.

2be Beer: Bizim favori biracımız burası oldu. Mekanın hem açık hem kapalı bölümleri var ve bira tadım yapabiliyorsunuz. Menüden seçtiğiniz 4 bira + yanında 3 aperatif 10 Euro-idi ve çoğu biranın alkol oranının yüzde 10 üzeri olduğunu unutmamak lazım 🙂 Belçika biralarının anladığımız kadarıyla şöyle bir özelliği var; normalde biranın alkol oranı arttıkça tadı da sertleşir ya, burada öyle değil. Bira’nın üzerindeki alkol oranına bakmazsanız, asla yüzde 12-13 olduğunu tahmin edemiyorsunuz! Hindistan cevizinin içinde gelen ‘Koko Birası’ çok meşhur.

Daha ucuz bira içmek istiyorsanız ve gençlerin de daha sık takıldığı bir yer istiyorsanız Bar Des Amis’yi deneyebilirsiniz. Bira menüsü zengin ve biralar 2,5 Euro’dan başlıyor. Eski şehir kısmının bir tık daha dışına çıkmak isterseniz ‘Comptoir Des Arts’ ya da ‘Le Trappiste’e gidebilirsiniz. Özellikle ‘Comptoir Des Arts’ biz gittiğimizde çok sakindi ve bira fiyaları da uygundu (ne çok bira içmişiz ve yazdık).

2Be Beer'da bira tadım 🙂

Paix Dieu, Hoogarden, Delirium, Coconut, Hendrik, Blanche de Namur ve Kriek Boon denediğimiz biralar içinde en beğendiklerimiz oldu.

Öğle ve akşam yemeği içinse Martkplatz civarını önermiyoruz çünkü buradaki restoranlar bir hayli pahalı. Biz ilk gün öğle yemeğimizi, öneri üzerine Marktplatz’a 10 dakika mesafedeki ‘Juliette’ isimli restoranda yedik ve hem yemekler güzeldi hem de fiyatlar Brüj standartlarına göre uygundu. İkinci gün de, ‘Soup’ gibi yaratıcı bir ismi olan Belçika usulü bir çorbacıya gittik. Normalde evrupalılar bu çorba işinden pek anlamıyorlar ama burada denediğimiz çorbalar fena değildi. Siz yine de bir Subway falan bulursanız çorba yerine sandviç yiyebilirsiniz (!)

maşaallah

Waffle ve sıcak çikolata ise tabii ki Brüj’un ‘denenmesi gerekenler’ listesinde başı çekiyor. Waffle’ı bizden biraz değişik yapıyorlar. Hamuru biraz poğaça hamuru gibi olduğu için mideye oturabiliyor. Ama kesinlikle içinizi baymıyor ve yedikçe yiyorsunuz. Bizim yediğimiz yer 'Oyya' idi ve bu işi gayet iyi yapıyorlar. ‘Choco Jungle Bar’ı da sıcak çikolata için önermişlerdi ama tahmin edersiniz ki, midemizde bunca şey yedikten sonra asla yer kalmadığı için deneyemedik. Bir diğer ‘olmazsa olmaz’ olan Brüj usulü patates kızartmasını ise sokakta karşınıza çıkan her yerde deneyebilirsiniz. Biraz tuzlu ve yağlı olduğu için biz pek beğenemedik.

Bir de çikolata konusu var tabii ki. Bizim çikolataya Frankfurt’ta gözümüz doyduğu için ve Almanya’da hediye alacak kimsemiz de olmadığı için almadık ama hediye çikolata almak isterseniz, görece ara sokaklardakileri tercih edebilirsiniz çünkü fiyatları daha uygun oluyor. Kendiniz yemek isterseniz; ‘Leonidas’ başka yerlerde de şubeleri olan bir çikolatacı-imiş fakat biz daha çok yerel bir çikolatacı denemek istediğimiz için ‘Dumos’tan kendimize tadımlık çikolatalar aldık. Gerçekten de çok güzeldi.

Bitmedi… Brüj’da bir de balık ve midye yemek öneriliyor. Fakat Asya balık yemediği için gitmedik, gidemedik(karımla "rakı balık" yapamadım hayatımda dostlar) ve açıkçası Brüj’da gün boyunca o kadar şey yiyip içtik ki, bu durumu telafi etti diyebiliriz. Siz denemek isterseniz, en çok önerilen balık restoranı ‘Gouden Karpel’miş.

Ve bitti…Hepimize bol kalori yakacağımız, aktif, sağlıklı ve neşeli günler ve sokaklarında gönlünüzce kaybolabileceğiniz bi Brüj gezisi diliyoruz!

Sevgiler!

Biz Instagram’da ve Facebook’ta da varız ve bekleriz.

https://www.instagram.com/yoldabiblog/

https://www.facebook.com/yoldabiblog/

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close